27/10/2026 10:14:00 - 4 · 33
İnsanların mizah anlayışı, düşünsel derinliği, entelektüel gelişimi ve toplumsal değerleri üzerine…
Bir insanı tanımak için bazen uzun sohbetlere, birlikte geçirilen yıllara ya da onun hakkında edinilmiş ayrıntılı bilgilere ihtiyaç duyulmaz. Bazen yalnızca nelere güldüğüne, neleri komik bulduğuna, hangi sözler karşısında eğlendiğine ve hangi davranışları alkışladığına bakmak bile o insanın düşünce dünyası hakkında önemli ipuçları verir.
Çünkü gülmek, yalnızca yüz kaslarının hareket etmesi değildir. Gülmek, çoğu zaman zihnin bir olayı nasıl algıladığının, nasıl yorumladığının ve hangi anlamları yakalayabildiğinin dışa vurumudur.
Elbette her kahkaha bir zeka ölçümü değildir. İnsan bazen yorgunluktan, bazen şaşkınlıktan, bazen bulunduğu ortama uyum sağlamak için, bazen de yalnızca neşelenmek istediğinden güler. Basit bir şakaya gülmek insanı düşünsel açıdan yetersiz kılmaz. Ancak bir insanın sürekli olarak neleri komik bulduğu, hangi aşağılamaları eğlence olarak kabul ettiği ve hangi incelikleri fark edemediği, onun düşünsel ve duygusal gelişimi hakkında düşündürücü şeyler söyleyebilir.
Asıl mesele, bir insanın ne kadar güldüğü değil, neye güldüğü ve neden güldüğünü anlayıp anlamadığıdır.
Gülmekle anlamak aynı şey değildir
Mizah, insan zihninin en ilginç becerilerinden biridir. Çünkü iyi bir mizah yalnızca söyleneni duymayı değil, söylenenin arkasındaki anlamı kavramayı da gerektirir.
İroniyi anlamak, kelimelerin görünen anlamıyla asıl anlatılmak istenen arasındaki farkı görebilmektir.
Hicvi anlamak, bir sözün yalnızca komik olmadığını, aynı zamanda bir düşünceyi, davranışı veya toplumsal çelişkiyi eleştirdiğini fark edebilmektir.
İnce bir espriyi anlamak ise bazen kültürel birikim, bazen dil becerisi, bazen tarih bilgisi, bazen de gelişmiş bir muhakeme yeteneği gerektirir.
Ancak bütün bunların ötesinde çok daha düşündürücü bir durum vardır:
İnsanların bazen kendileriyle alay edildiğini bile anlayamadan, kendilerini aşağılayan sözlere kahkahalarla gülmeleri…
Bir insan düşünün.
Karşısındaki kişi, onun bilgisizliğini, sorgulamadan inanma alışkanlığını, kolay yönlendirilebilirliğini veya düşünsel yetersizliklerini alaycı bir dille anlatıyor.
Fakat o insan, eleştirinin kendisine yöneltildiğini fark etmiyor.
Hatta kahkahalarla gülüyor.
Belki de kendisini o espriyi anlayabilen, dolayısıyla diğerlerinden daha zeki olan insanların arasında görüyor.
Oysa gülmekte olduğu şey, bizzat kendisinin farkında olmadığı bir özelliği.
İşte burada mesele yalnızca mizah anlayışı olmaktan çıkıyor. İnsanın kendisini dışarıdan değerlendirebilme becerisine, yani öz farkındalığına dönüşüyor.
Çünkü insanın başkalarının davranışlarındaki çelişkileri fark etmesi başka, aynı çelişkilerin kendi davranışlarında da bulunduğunu görebilmesi bambaşka bir zihinsel olgunluk gerektiriyor.
Üstelik bir espriyi anlamamak her zaman zeka eksikliği anlamına gelmez. Bazen kültürel bağlam bilinmez, bazen kullanılan dilin incelikleri kaçırılır. Fakat insanın hiçbir zaman kendisine yöneltilen eleştiriyi sorgulamaması, kendi davranışlarını değerlendirmeye ihtiyaç duymaması ve her söyleneni yalnızca yüzeydeki anlamıyla kabul etmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Gelişmiş ülkelerde yaşamak, gelişmiş bir zihne sahip olmak değildir
Toplumların gelişmişlik düzeyini değerlendirirken sıkça yapılan önemli bir hata vardır: Bir ülkenin ekonomik, teknolojik veya kurumsal gelişmişliğini, o ülkede yaşayan bütün bireylerin entelektüel gelişmişliğiyle eşdeğer görmek.
Oysa bunlar birbirinden farklı kavramlardır.
Bir insan dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde doğmuş olabilir.
İyi düzenlenmiş şehirlerde yaşayabilir. Teknolojinin bütün olanaklarından yararlanabilir. Güçlü üniversitelerin, müzelerin, kütüphanelerin ve kültür kurumlarının bulunduğu bir toplumun vatandaşı olabilir.
Ama bütün bunlar onun mutlaka okuyan, düşünen, sorgulayan, eleştirel akıl yürütebilen ve entelektüel açıdan gelişmiş bir insan olduğunu göstermez.
Çünkü gelişmiş bir toplumun sunduğu olanaklara sahip olmakla, o olanaklardan yararlanarak kendini geliştirmek aynı şey değildir.
Bir insanın yaşadığı ülkenin bilimsel başarıları, o insanın bilimsel düşünme becerisine sahip olduğunu kanıtlamaz.
Ülkesindeki üniversitelerin dünya sıralamalarında üst sıralarda bulunması, onun bilgiye değer verdiği anlamına gelmez.
Yaşadığı toplumda ifade özgürlüğünün bulunması, onun farklı düşüncelere tahammül edebildiğini göstermez.
Bir ülkede güçlü demokratik kurumların bulunması da her vatandaşın demokratik kültürü içselleştirdiğini garanti etmez.
Aynı şekilde ekonomik bakımdan daha az gelişmiş bir ülkede yaşayan insanın düşünsel kapasitesinin de sınırlı olduğu varsayılamaz.
Maddi olanakları yetersiz bir çevrede yetişmiş, sınırlı eğitim fırsatları bulmuş, hayatının büyük bölümünü geçim mücadelesiyle geçirmiş bir insan; olağanüstü bir gözlem gücüne, derin bir muhakeme yeteneğine, güçlü bir vicdana ve incelikli bir mizah anlayışına sahip olabilir.
Hatta bazen çok daha geniş olanaklarla yetişmiş insanlardan daha derin düşünebilir.
Çünkü entelektüel gelişim, pasaportla kazanılan bir ayrıcalık değildir.
Bir ülkenin vatandaşı olmak hukuki bir kimliktir. Düşünebilmek, sorgulayabilmek ve anlamlandırabilmek ise bireysel olarak geliştirilen becerilerdir.
Coğrafya insana olanaklar sunabilir veya engeller çıkarabilir. Ancak hiçbir coğrafya, orada yaşayan bütün insanların zihinsel dünyasını tek başına tanımlayamaz.
Mizah, toplumların değer yargılarını da görünür kılar
Bir toplumda nelerin komik bulunduğuna bakmak, o toplumda hangi davranışların normalleştirildiğini anlamamıza yardımcı olabilir.
Bir insanın fiziksel özellikleriyle alay edilmesi kahkahalarla karşılanıyorsa…
Bir kadının aşağılanması eğlence olarak sunuluyorsa…
Bir erkeğin duygularını ifade etmesi küçümseniyorsa…
Yoksulluk, engellilik, yaşlılık, farklı bir aksanla konuşmak veya eğitim fırsatlarından yeterince yararlanamamış olmak sürekli mizah malzemesi yapılıyorsa…
Ve bütün bunlar geniş kitleler tarafından hiçbir sorgulamaya tabi tutulmadan alkışlanıyorsa, burada yalnızca insanların mizah tercihlerini değil, toplumsal duyarlılıklarını da tartışmak gerekir.
Elbette mizahın özgür olması önemlidir. Mizahın görevi yalnızca insanları rahatlatmak değildir; bazen rahatsız etmek, düşündürmek, yerleşik kabulleri sarsmak ve otoriteyi sorgulamak da olabilir.
Ancak güçlü bir hicivle, yalnızca güçsüz olanı aşağılayan bir alay arasında önemli bir fark vardır.
Hiciv çoğu zaman gücü, ikiyüzlülüğü, adaletsizliği ve toplumsal çelişkileri hedef alır.
Aşağılama ise bazen yalnızca bir insanın değiştiremeyeceği özelliklerini, yaşadığı zorlukları veya savunmasızlığını hedef seçer.
Birincisi düşünceyi harekete geçirebilir.
İkincisi ise düşünmeye ihtiyaç duymadan üstünlük duygusu yaratabilir.
Burada belirleyici soru şudur: Biz bir davranışın içindeki çelişkiye mi gülüyoruz, yoksa bir insanın küçük düşürülmesinden mi eğleniyoruz?
Bu sorunun cevabı, mizah anlayışımız kadar insani duyarlılığımız hakkında da fikir verir.
Kalabalıkların kahkahası, düşüncenin doğruluğunu kanıtlamaz
İnsan, toplumsal bir varlıktır.
Bulunduğu ortamın duygularından etkilenir. Başkaları güldüğünde kendisi de gülmeye daha yatkın hale gelebilir. Hatta bazen neye güldüğünü tam olarak anlamadan kalabalığın tepkisine katılır.
Bu durum özellikle sosyal medya çağında daha belirgin hale gelmiştir.
Milyonlarca insanın izlediği bir video, binlerce kişinin paylaştığı bir şaka veya büyük kitlelerin alkışladığı bir gösteri, kolaylıkla değerli ve başarılı kabul edilebiliyor.
Oysa popülerlik, düşünsel derinliğin kanıtı değildir.
Bir şeyin milyonlarca insan tarafından komik bulunması, onun mutlaka zekice hazırlanmış olduğunu göstermez.
Bir düşüncenin binlerce kez paylaşılması da doğru olduğu anlamına gelmez.
İnsanların büyük bölümünün aynı anda gülmesi, bazen ortak bir anlayışın, bazen de ortak bir düşüncesizliğin sonucu olabilir.
Sosyal medyanın dikkat ekonomisi de bu eğilimi güçlendirebilir. Hızla anlaşılabilen, kolay tüketilen, şaşırtan, öfkelendiren veya aşağılayan içerikler, çoğu zaman daha fazla etkileşim elde eder.
Çünkü düşünmek zaman ister.
Bir ironinin katmanlarını çözmek dikkat gerektirir.
Bir hicvin hangi toplumsal gerçeğe işaret ettiğini anlamak bilgi ve değerlendirme ister.
Oysa bir insanın düşmesini, yanlış telaffuz ettiği bir kelimeyi veya dış görünüşünü komik bulmak için çoğu zaman fazla düşünmeye gerek yoktur.
Bu, basit mizahın bütünüyle değersiz olduğu anlamına gelmez. Hayatın içinde saf neşeye, saçmalığa, kelime oyunlarına ve hiçbir derin anlam taşımayan şakalara da yer vardır.
Sorun basit şeylere gülebilmek değil, yalnızca yüzeyde kalmak ve yüzeyin altında başka bir anlam bulunabileceğini hiç merak etmemektir.
Eğitimli olmakla entelektüel olmak arasındaki fark
Bir insanın yükseköğrenim görmüş olması, onun mutlaka entelektüel açıdan gelişmiş olduğu anlamına gelmez.
Diplomalar, belirli alanlarda bilgi ve yeterlilik kazanıldığını gösterebilir. Ancak bir insanın düşünsel derinliği yalnızca öğrendiği bilgilerin miktarıyla ölçülemez.
Önemli olan, o bilgileri nasıl kullandığıdır.
Bir insan çok sayıda kitap okumuş olabilir ama okuduklarını hiç sorgulamamış olabilir.
Birçok ülke gezmiş olabilir ama karşılaştığı farklı kültürlerden hiçbir şey öğrenmemiş olabilir.
Birden fazla dil konuşabilir ama hiçbir dilde derinlikli bir düşünce geliştirmemiş olabilir.
Akademik unvanlara sahip olabilir ama kendi düşüncelerinin yanlış olabileceğini kabul etmekte zorlanabilir.
Buna karşılık hayatında üniversiteye gitme fırsatı bulamamış bir insan, karşısındakini dikkatle dinleyen, olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurabilen, kendisini eleştirebilen ve başkalarının duygularını anlayabilen son derece olgun bir düşünce dünyasına sahip olabilir.
Entelektüellik, yalnızca bilgi biriktirmek değildir.
Bilgiyi anlamlandırmak, farklı düşünceler arasında bağlantı kurmak, kendi doğrularını sorgulamak ve gerektiğinde düşüncelerini değiştirebilmek de entelektüel gelişimin parçalarıdır.
Bu nedenle mizah anlayışında da benzer bir ayrım ortaya çıkar.
Bir insanın bir esprinin yalnızca kelimelerini anlaması başka, o esprinin hangi düşünceye dayandığını kavraması başkadır.
Bir hicve gülmesi başka, o hicvin eleştirdiği davranışı kendi hayatında fark edebilmesi başkadır.
Ve belki de en önemlisi, başkalarıyla alay edildiğinde gülmek başka, aynı eleştiri kendisine yöneltildiğinde de düşünebilmektir.
Gerçek düşünsel olgunluk, insanın yalnızca başkalarının yanlışlarını görebilmesi değil, kendi yanlışlarıyla da yüzleşebilmesidir.
Kendisiyle alay edildiğini anlamayan insan neden güler?
Bu sorunun psikolojik açıdan oldukça ilginç yönleri vardır.
İnsanlar her zaman duydukları sözleri derinlemesine değerlendirmezler. Bazen konuşanın ses tonuna, bazen çevredeki insanların tepkisine, bazen de konuşmanın genel havasına göre davranırlar.
Bir topluluğun içinde herkes gülüyorsa, kişi de gülmesi gerektiğini düşünebilir.
Bazen dışlanmamak için güler.
Bazen espriyi anlamadığının fark edilmesini istemez.
Bazen konuşmacıyı sevdiği veya ona hayranlık duyduğu için söylediklerini sorgulamaz.
Bazen de eleştirilen davranışı kendisiyle ilişkilendirebilecek öz farkındalığa o anda sahip değildir.
Nitekim psikoloji araştırmaları da gülmenin yalnızca mizahı anlamaktan ibaret olmadığını; sosyal bağ kurma, çevrenin tepkilerinden etkilenme ve duygusal bulaşma gibi süreçlerle ilişkili olduğunu göstermektedir. 
Ancak burada üzerinde durmak istediğim daha derin bir mesele var.
İnsan bazen kendisi hakkında olumsuz bir değerlendirmeyi duyduğunda, bunun başkalarını anlattığını düşünür.
Çünkü kendi zihninde oluşturduğu benlik algısıyla dışarıdan görünen davranışları arasında bir mesafe bulunabilir.
Örneğin, düşünmeden her duyduğuna inanan insanları eleştiren bir gösteriyi izlerken kahkahalarla gülen biri, ertesi gün hiçbir kaynağını araştırmadan sosyal medyada gördüğü yanlış bir bilgiyi paylaşabilir.
Başkalarının kolay kandırılmasını komik bulan biri, kendisi de benzer yöntemlerle kolayca yönlendirilebilir.
Sorgulamayan insanlarla alay eden bir konuşmacıyı alkışlayan biri, aynı konuşmacının söylediği her şeyi sorgusuz kabul edebilir.
İşte asıl çelişki burada ortaya çıkar.
İnsan, eleştirilen davranışla kendi davranışı arasındaki benzerliği göremediğinde, kendisini eleştirinin dışında tutar.
Böylece hem eleştirinin hedefi olabilir hem de o eleştiriyi alkışlayabilir.
Bu durum bize önemli bir gerçeği hatırlatır:
İnsan bazen bilgisizliğinin değil, bilgisiz olduğunun farkında olmayışının sınırları içinde yaşar.
İroniyi anlamak neden önemlidir?
İroni, dilin en incelikli anlatım biçimlerinden biridir.
Çünkü ironide söylenen sözle anlatılmak istenen düşünce her zaman aynı değildir.
Hatta bazen tam tersidir.
Bir insanın açıkça yanlış bir davranışını gördükten sonra ona, “Gerçekten çok akıllıca davranmışsın!” demek, bağlama göre bir övgü değil, eleştiri olabilir.
Bu sözün ironik anlamını kavrayabilmek için yalnızca kelimelerin sözlük anlamını bilmek yeterli değildir.
Konuşmanın bağlamını, konuşanın niyetini, olayın çelişkisini ve söylenenle yaşanan arasındaki farkı değerlendirmek gerekir.
Bilimsel çalışmalar da ironinin anlaşılmasında bağlam bilgisinin ve sosyal anlamlandırma süreçlerinin rol oynadığını göstermektedir. 
İroninin anlaşılmadığı ortamlarda ise önemli bir iletişim sorunu ortaya çıkabilir.
Eleştiri övgü sanılabilir.
Alay iltifat olarak algılanabilir.
Hiciv yalnızca eğlenceye indirgenebilir.
Ve düşünmeye davet eden bir söz, üzerinde hiç düşünülmeden tüketilebilir.
Elbette her ironiyi herkesin anlaması beklenemez. Dil, kültür ve kişisel deneyimler bu konuda belirleyicidir.
Ancak bir toplumda eleştirel düşünme alışkanlığı yeterince gelişmemişse, insanların duydukları sözlerin arkasındaki anlamı araştırma eğilimleri de zayıflayabilir.
Böyle bir ortamda mizah, düşündürme işlevini kaybederek yalnızca anlık eğlenceye dönüşebilir.
Oysa nitelikli mizahın en önemli özelliklerinden biri, insanı güldürdükten sonra da düşünmeye devam ettirebilmesidir.
Başkasına gülebilmek kolaydır, kendine gülebilmek olgunluk ister
İnsanın kendisiyle mizah yoluyla yüzleşebilmesi, değerli bir öz farkındalık biçimi olabilir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Kendine gülebilmekle, kendisiyle alay edildiğini anlamamak aynı şey değildir.
Birincisinde insan, kendi eksikliklerini veya çelişkilerini görür. Bunları kabul eder ve bazen mizah yoluyla ifade eder.
İkincisinde ise kişi, eleştirinin kendisine yöneldiğini bile fark etmeyebilir.
Birincisi bilinçli bir değerlendirme olabilir.
İkincisi farkındalık eksikliğinden kaynaklanabilir.
Kendi hatasına gülebilen insan, her zaman kendisini küçük düşürmüş olmaz. Aksine, kusursuz olmadığını kabul edebilecek kadar kendisiyle barışık olabilir.
Çünkü olgunluk, insanın hiçbir hata yapmaması değildir.
Hatalarını fark edebilmesi, onlardan öğrenebilmesi ve gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden değerlendirebilmesidir.
Bu nedenle gerçekten güçlü bir mizah anlayışı, yalnızca başkalarının çelişkilerini yakalamakla sınırlı kalmaz.
İnsanın kendi çelişkilerini de görebilmesini sağlar.
Toplumların gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülebilir mi?
Bir ülkenin kişi başına düşen millî geliri yüksek olabilir.
Yolları, hastaneleri, üniversiteleri ve teknolojik altyapısı gelişmiş olabilir.
Ancak bütün bunların yanında o toplumda insanların birbirlerine nasıl davrandıkları, farklılıklara ne ölçüde saygı gösterdikleri, eleştiriye nasıl tepki verdikleri ve hangi davranışları eğlenceli buldukları da kültürel yaşam hakkında önemli bilgiler verir.
Elbette tek bir mizah türünden hareketle bir toplumun tamamı hakkında hüküm vermek doğru değildir.
Her toplumun içinde farklı eğitim düzeylerinden, farklı kültürel çevrelerden, farklı düşünce biçimlerinden ve farklı değer yargılarından insanlar bulunur.
Ancak bir toplumda aşağılamanın sürekli eğlence olarak sunulması ve bunun geniş kitlelerce sorgulanmadan benimsenmesi, o toplumun kültürel alışkanlıkları üzerine düşünmeyi gerektirir.
Bir toplumda eleştirel mizahın gelişmesi önemlidir.
Çünkü mizah, düşünce özgürlüğünün en etkili araçlarından biri olabilir.
Otoriter eğilimleri, toplumsal adaletsizlikleri, ikiyüzlülüğü ve yerleşik önyargıları görünür hale getirebilir.
Fakat bunun gerçekleşebilmesi için yalnızca mizahı üretenlerin değil, onu izleyenlerin de düşünmeye açık olması gerekir.
Eleştiriyi anlayabilen, kendisine yöneldiğinde de değerlendirebilen, gülmenin ötesine geçerek sorgulayabilen bireyler, daha sağlıklı bir kamusal tartışma kültürünün oluşmasına katkıda bulunabilir.
Bu nedenle gelişmişlik kavramını yalnızca maddi refahla sınırlandırmamak gerekir.
Bir toplumun gelişmişliği hakkında konuşurken eğitimin niteliğini, eleştirel düşünceyi, ifade özgürlüğünü, kültürel katılımı ve insanların birbirlerine karşı duyarlılıklarını da değerlendirmek gerekir.
Gerçek entelektüel gelişim, üstünlük duygusuyla değil merakla başlar
Burada çok önemli bir başka tehlikeye de dikkat çekmek istiyorum.
İnsanların mizah anlayışlarını değerlendirirken kendimizi başkalarından üstün görme yanılgısına düşmemeliyiz.
Çünkü entelektüel gelişmişlik, başkalarını küçümseme hakkı vermez.
Hatta gerçek bir düşünsel olgunluğun en önemli göstergelerinden biri, insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark edebilmesidir.
Bir insanın anlamadığı bir espriye gülmesi, onun bütün düşünce dünyasının yetersiz olduğu anlamına gelmez.
Ancak hiçbir şeyi sorgulamamayı alışkanlık haline getirmesi, her eleştiriyi başkalarına yöneltilmiş sanması ve kendi davranışlarını değerlendirmeye ihtiyaç duymaması, gelişiminin önünde engel oluşturabilir.
Bu nedenle mesele insanları zekâlarına göre sınıflandırmak değildir.
Mesele, düşünsel gelişimin önemini hatırlatmaktır.
Çünkü entelektüel gelişim bir yarış değildir.
İnsanın hayatı boyunca sürdürebileceği bir öğrenme ve kendini sorgulama sürecidir.
Bir insan bugün anlamadığı bir ironiyi yarın anlayabilir.
Bugün fark etmediği bir toplumsal çelişkiyi yıllar sonra görebilir.
Bugün kahkahalarla güldüğü bir aşağılamayı, empati yeteneği geliştikçe rahatsız edici bulabilir.
İşte bu değişim, insanın düşünsel ve duygusal gelişiminin göstergelerinden biridir.
Önemli olan her şeyi bilmek değil, öğrenmeye ve değişmeye açık olmaktır.
Sonuç: Bazen bir kahkaha, uzun bir konuşmadan daha fazlasını anlatır
İnsanların güldükleri şeyler, onların kim olduklarına dair ipuçları taşır.
Neleri önemsediklerini, hangi çelişkileri fark ettiklerini, hangi davranışları normal kabul ettiklerini ve başkalarının yaşadıklarına ne kadar duyarlı olduklarını gösterebilir.
Ancak hiçbir kahkaha, tek başına bir insanın zekâsını veya değerini ölçmeye yeterli değildir.
Bir insan gelişmiş bir ülkenin vatandaşı olduğu için entelektüel değildir.
Az gelişmiş bir ülkede yaşadığı için de düşünsel bakımdan geri değildir.
İnsanların düşünce dünyasını belirleyen şey, yalnızca içinde doğdukları koşullar değil; öğrendikleri, sorguladıkları, deneyimledikleri ve bütün bunlardan çıkardıkları sonuçlardır.
Dünyanın en zengin ülkesinde yaşayan bir insan, kendi düşüncelerinin dar sınırları içinde kalabilir.
Dünyanın en yoksul köşesinde yaşayan başka biri ise kitaplarla, gözlemleriyle, sorularıyla ve hayatın kendisine öğrettikleriyle olağanüstü bir düşünsel derinlik geliştirebilir.
Bu nedenle bir insanın entelektüel düzeyini anlamak için pasaportuna, ekonomik durumuna, yaşadığı şehre veya sahip olduğu diplomalara bakmak yeterli değildir.
Onun nasıl düşündüğüne, nasıl dinlediğine, nasıl sorguladığına, farklı fikirlere nasıl yaklaştığına ve gerektiğinde kendi yanlışlarıyla nasıl yüzleştiğine de bakmak gerekir.
Ve evet, bazen nelere güldüğüne de…
Çünkü kimi insan bir esprinin yalnızca sesini duyar.
Kimi insan kelimelerini anlar.
Kimi insan kelimelerin arkasındaki düşünceyi yakalar.
Kimi insan ise o düşüncenin kendi hayatındaki karşılığını da fark eder.
Aralarındaki fark her zaman zeka farkı değildir. Bazen bilgi, bazen deneyim, bazen dikkat, bazen de öz farkındalık farkıdır.
Bana kalırsa asıl üzerinde düşünmemiz gereken de budur.
Bir insanın başkalarıyla birlikte gülebilmesi güzeldir.
Başkalarını güldürebilmesi de…
Ancak bir insanın neye güldüğünü bilmesi, neden güldüğünü sorgulaması ve gerektiğinde o kahkahanın arkasındaki düşünceyi görebilmesi çok daha değerlidir.
Çünkü bazen insanın gelişimi, yeni bir bilgi öğrenmesiyle değil, yıllardır güldüğü bir şeye artık neden gülemediğini fark etmesiyle başlar.
Ve bence en düşündürücü olanı şudur:
Bazı insanlar kendileriyle alay edildiğini anlayamadıkları için gülerler. Bazıları ise kendilerine yöneltilen eleştiriyi anlayacak kadar farkındalık sahibi oldukları için gülümserler.
Birincisinde kahkaha vardır, ikincisinde ise kahkahanın ötesine geçebilen bir düşünce…
-Leyla Edinç
Yorum Yap