Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | ŞÜKRAN GÜNÜ'NDEN KARA CUMA'YA: İNSANLIK NEYE ŞÜKREDİYOR, NEYİN PEŞİNDEN KOŞUYOR

Bir zamanlar sahip olduklarına şükretmek için sofraya oturan insanın, ertesi sabah sahip olmadıklarını satın almak için mağaza kapılarında beklemesine neden olan düzen üzerine…
İnsanlık tarihinin belki de en büyük çelişkilerinden biri, insanın ihtiyaçlarıyla arzuları arasındaki sınırın giderek belirsizleşmesidir.
Bir zamanlar insan, yaşamak için üretirdi. Bugün ise çoğu zaman üretilenleri tüketebilmek için yaşıyor.
Daha güzel bir ev, daha yeni bir otomobil, daha pahalı bir telefon, daha fazla kıyafet, daha gösterişli bir hayat…
İhtiyaçların karşılanmasıyla başlamış olan ekonomik ilişkiler, zaman içerisinde ihtiyaçların sürekli yeniden üretildiği bir düzene dönüştü.
İnsan artık yalnızca bir şeylere ihtiyaç duyduğu için satın almıyor. Bazen kendisini iyi hissetmek, bazen başkalarından geri kalmamak, bazen toplum içerisinde kabul görmek, bazen de henüz sahip olmadığı bir şeyin kendisini daha mutlu edeceğine inanmak için tüketiyor.
Ve bütün bunların ortasında, Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl kasım ayında arka arkaya gelen iki gün, modern dünyanın en düşündürücü çelişkilerinden birini gözler önüne seriyor.
Şükran Günü ve Kara Cuma…
Birincisi, sahip olduklarımıza teşekkür etmeyi hatırlatıyor.
İkincisi ise henüz sahip olmadıklarımızı düşünmeye davet ediyor.
Acaba bu iki günün yan yana gelmesi yalnızca takvimsel bir rastlantı mı, yoksa modern ekonomik düzenin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini anlamamız açısından önemli bir örnek mi?

ŞÜKRAN GÜNÜ: TEŞEKKÜRÜN ARDINDAKİ TARİH…
Amerika'da her yıl kasım ayının dördüncü perşembesi kutlanan Thanksgiving, yani Şükran Günü, bugün ailelerin ve dostların bir araya geldiği, birlikte yemek yediği, sahip oldukları için minnettarlıklarını ifade ettiği önemli bir gelenek.
Ancak bu geleneğin tarihsel kökleri, bugün televizyonlarda gördüğümüz mutlu aile sofralarından çok daha karmaşık.
Yaygın tarihsel anlatıya göre 1621 yılında, bugünkü Massachusetts bölgesindeki Plymouth yerleşiminde yaşayan İngiliz kolonistler ile Wampanoag halkından yerli insanlar bir hasat şöleninde bir araya geldiler.
Avrupa'dan gelen yerleşimciler, yeni kıtanın koşullarına uyum sağlamakta büyük zorluklar yaşamışlardı. Wampanoag halkının sağladığı bilgi ve destek, kolonistlerin hayatta kalmasında önemli rol oynamıştı.
Ancak burada unutulmaması gereken bir gerçek var.
Amerika kıtası, Avrupalılar geldiğinde keşfedilmeyi bekleyen, üzerinde insan yaşamayan topraklardan oluşmuyordu.
Bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan, kendilerine ait dilleri, kültürleri, inançları, tarım yöntemleri ve toplumsal düzenleri bulunan yerli halklar vardı.
Üstelik şükretme ve hasat için törenler düzenleme geleneği de Avrupalıların gelişiyle başlamamıştı. Yerli toplumlar bunu çok daha önceden gerçekleştiriyordu. 
1621 yılındaki buluşma, sonraki yüzyıllarda yaşanacakları düşündüğümüzde tarihsel bir ironi taşıyor.
Çünkü Avrupa kolonizasyonunun ilerlemesiyle yerli halklar toprak kayıpları, zorla yerinden edilmeler, savaşlar, salgın hastalıklar ve kültürel baskılarla karşı karşıya kaldılar.
Bugün Şükran Günü'nü aileleriyle birlikte kutlayan milyonlarca Amerikalı için bu gün sevgi, birliktelik ve minnettarlık anlamına geliyor.
Ancak bazı yerli topluluklar için aynı tarih, atalarının yaşadığı kayıpları ve adaletsizlikleri hatırlama zamanı.
Bir toplumun aynı gün içerisinde hem şükran hem de yas duygusu taşıyabilmesi, tarihin ne kadar farklı insan deneyimlerinden oluştuğunu gösteriyor.
Şükran Günü, 1863 yılında Amerikan İç Savaşı sırasında Başkan Abraham Lincoln tarafından düzenli biçimde kutlanan ulusal bir gün olarak ilan edildi. Bugünkü kasım ayının dördüncü perşembesi uygulaması ise 1941 yılında yasayla kesinleşti. 
Zamanla bu gün, tarihsel köklerinin ötesinde, aileleri bir araya getiren toplumsal bir geleneğe dönüştü.
Ve aslında burada son derece insani bir düşünce var:
İnsanın sahip olmadıklarından önce sahip olduklarının değerini hatırlaması.
Bir sofranın çevresinde toplanabilmek, sağlıklı olmak, sevdiklerimizin hayatta bulunması, bir çocuğun gülümsemesi, dostlarımızla paylaşabildiğimiz zaman…
Bunların hiçbirinin üzerinde fiyat etiketi yok.
Ama belki de hayatın en değerli tarafları tam olarak bunlardan oluşuyor.
Ne var ki bu şükran duygusunun hemen ertesi günü, modern tüketim kültürünün en büyük sembollerinden biri başlıyor.
KARA CUMA: İSMİNİN ARDINDAKİ GERÇEK…
Black Friday, yani Kara Cuma, günümüzde Amerika'dan başlayarak dünyanın birçok ülkesine yayılmış büyük bir alışveriş etkinliği.
Ancak isminin kökeni konusunda birbirinden farklı anlatılar bulunuyor.
Bunlardan biri, kölelik döneminde siyah insanların Şükran Günü'nden sonraki cuma günü indirimli fiyatlarla satıldığı ve Black Friday ifadesinin buradan doğduğu iddiası.
Amerika'da köleleştirilmiş insanların pazarlarda alınıp satıldığı, ailelerin parçalandığı ve insanların ekonomik birer mülk olarak görüldüğü tarihsel bir gerçek.
Ancak Black Friday isminin bu uygulamalardan doğduğuna ilişkin güvenilir tarihsel belge bulunmuyor.
Tarihsel kaynaklar, ifadenin farklı dönemlerde farklı anlamlarda kullanıldığını gösteriyor.
1869 yılında Amerika'da yaşanan büyük altın piyasası krizi de Black Friday olarak adlandırılmıştı.
Şükran Günü sonrasındaki cuma gününün bu isimle anılmasının alışverişle ilgili geçmişi ise özellikle Philadelphia şehrine uzanıyor.
1950'li yıllarda Şükran Günü sonrasında alışveriş yapmak ve geleneksel Army–Navy Amerikan futbolu karşılaşmasını izlemek için şehre gelen kalabalıklar, büyük trafik sıkışıklıklarına ve güvenlik sorunlarına yol açıyordu.
Philadelphia polisi bu yorucu ve karmaşık günü Black Friday olarak adlandırmaya başladı.
1960'lı yıllarda yaygınlaşan ifade, sonraki yıllarda perakende sektörünün pazarlama diline yerleşti. 1980'li yıllarda işletmelerin zarar anlamındaki kırmızı kayıtlardan kar anlamındaki siyah kayıtlara geçmesiyle ilişkilendirilen daha olumlu bir açıklama öne çıkarıldı. 
Fakat burada benim üzerinde durmak istediğim asıl mesele, bir alışveriş gününün adının nereden geldiğinden daha geniş.
İnsanın, tarih boyunca hem başka insanları hem de doğayı ekonomik değere dönüştürme eğilimi.
Kölelik döneminde insanlar, ekonomik sistemin içerisinde alınıp satılabilen varlıklar olarak görülüyordu.
Bugün insan ticaretinin o tarihsel biçimini modern alışverişle eşitlemek doğru olmaz. Ancak insanın ekonomik değerinin, insani değerinin önüne geçmesi tehlikesi farklı koşullarda hala tartışılmaya değer.
İnsan emeğinin ne kadar ucuzlatılabileceği, çalışanların ne kadar uzun saatler çalıştırılabileceği, tüketicilerin ne kadar fazla harcamaya yönlendirilebileceği gibi sorular, ekonomik düzenin insani sınırlarını sorgulamamızı gerektiriyor.
Çünkü bir ekonomik sistemin başarısını yalnızca ne kadar mal satıldığıyla ölçmek, o malları üreten ve satın alan insanların hayatlarında neler yaşandığını görmemize yetmez.

KAPİTALİZM NEDİR VE İNSAN HAYATINA NASIL YERLEŞTİ?
Kapitalizm, en temel tanımıyla üretim araçlarının büyük ölçüde özel mülkiyete ait olduğu, mal ve hizmetlerin piyasalarda alınıp satıldığı, yatırımın ve ekonomik faaliyetlerin kar beklentisiyle şekillendiği ekonomik sistemdir.
Bu sistemin içerisinde girişimcilik, rekabet, sermaye birikimi, yatırım, yenilik ve ekonomik büyüme önemli yer tutar.
Kapitalizm, tarihsel süreçte teknolojik gelişmeleri, üretim kapasitesinin artmasını ve birçok ürünün geniş toplum kesimlerine ulaşmasını destekledi.
Ancak aynı sistem, yeterli denetim ve toplumsal sorumluluk bulunmadığında gelir eşitsizliği, emek sömürüsü, çevresel tahribat ve aşırı tüketim gibi sorunları da beraberinde getirebilir.
Burada kapitalizm ile tüketim kültürünü birbirinden ayırmak gerekiyor.
Kapitalizm bir ekonomik örgütlenme biçimidir.
Tüketim kültürü ise insanın kimliğini, mutluluğunu, başarısını ve toplumsal konumunu satın aldığı ürünlerle ilişkilendiren değerler bütünüdür.
Bu ikisi birbirini besleyebilir, fakat aynı şey değildir.
Modern tüketim ekonomisinin önemli özelliklerinden biri, üretimin devam edebilmesi için talebin de sürekli canlı tutulmaya çalışılmasıdır.
Bir ürünün üretilmesi yeterli değildir.
Onun satılması gerekir.
Satılması da yeterli değildir.
Tüketicinin gelecekte yeni bir ürün satın almaya devam etmesi istenir.
İşte bu noktada reklamcılık, pazarlama, moda, sosyal medya ve tüketici psikolojisi devreye girer.
İnsanların gerçek ihtiyaçları kadar, henüz farkında olmadıkları veya sonradan oluşturulabilecek arzuları da ekonomik açıdan önem kazanır.
Ve böylece çok temel bir dönüşüm yaşanır.
Ekonomi, insanın ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeyip insanın neye ihtiyaç duyması gerektiğini de etkilemeye başlar.

İHTİYAÇLARIMIZ MI ARTIYOR, YOKSA BİZE YENİ İHTİYAÇLAR MI ÖĞRETİLİYOR?
Bir düşünelim.
Çalışan bir telefonumuz var.
İletişim kurabiliyoruz, fotoğraf çekebiliyoruz, internete bağlanabiliyoruz.
Ama yeni modeli piyasaya çıktığında elimizdeki telefon birdenbire eskimiş gibi görünmeye başlıyor.
Oysa telefonun işlevinde hiçbir değişiklik olmadı.
Değişen, bizim ona bakışımız.
Dolabımızda yeterince kıyafet bulunuyor.
Ama yeni sezon başladığında geçen yıl aldığımız kıyafetlerin artık yeterince güzel olmadığına inanmaya başlayabiliyoruz.
Bir otomobil satın alıyoruz.
Birkaç yıl sonra aynı otomobil bizi aynı güvenlikle, aynı konforla istediğimiz yere götürmesine rağmen yeni modellerin sunduğu özellikler üzerinden kendimizi eksik hissedebiliyoruz.
Peki bu eksiklik duygusu gerçekten bize mi ait?
Yoksa sürekli maruz kaldığımız mesajların bir sonucu mu?
Reklamcılık yalnızca ürün tanıtmakla sınırlı kalmadığında, insanın duygularına da seslenir.
Bir parfüm mutlulukla, bir otomobil başarıyla, bir saat saygınlıkla, bir çanta toplumsal statüyle ilişkilendirilir.
Böylece tüketici yalnızca bir ürün satın aldığını düşünmez.
O ürünle birlikte bir duyguya, bir kimliğe veya bir yaşam biçimine yaklaşacağına inanabilir.
Elbette her alışveriş böyle gerçekleşmez. İnsanlar gerçekten ihtiyaç duydukları, hayatlarını kolaylaştıran ve kendilerine mutluluk veren ürünleri de satın alırlar.
Sorun satın almak değildir.
Sorun, satın almanın insanın kendisini değerli hissetmesinin temel koşullarından biri hâline gelmesidir.
Çünkü insan kendisini sahip olduklarıyla tanımlamaya başladığında, sahip olmadıkları üzerinden de eksik hissetmeye başlayabilir.
Ve insanın arzuları sürekli yenilenebildiği için bu eksiklik duygusunun kesin bir bitiş noktası bulunmaz.

KARA CUMA: İNDİRİMİN PSİKOLOJİSİ!
Black Friday yalnızca fiyatların düşürüldüğü bir alışveriş günü değildir.
Aynı zamanda tüketici davranışlarının nasıl yönlendirilebildiğini gösteren dikkat çekici bir örnektir.
Yüzde elli indirim.
Sadece bugün.
Son üç ürün.
Gece yarısına kadar geçerli.
Kaçırılmayacak fırsat.
Bu ifadeler, insanın karar verme sürecindeki bazı psikolojik eğilimlere seslenir.
Özellikle fırsatı kaçırma korkusu, sınırlı süre algısı ve başkalarının da aynı ürüne yöneldiğini görmenin yarattığı sosyal etki, satın alma kararlarını hızlandırabilir.
Normal bir zamanda uzun uzun düşüneceğimiz bir harcamayı, indirim sırasında birkaç dakika içerisinde gerçekleştirebiliriz.
Üstelik satın almayı düşünmediğimiz bir ürünün fiyatının düştüğünü gördüğümüzde bile onu almak isteyebiliriz.
Buradaki en büyük yanılgılardan biri, harcamadığımız parayla tasarruf ettiğimizi sanmaktır.
Örneğin fiyatı 200 dolardan 120 dolara düşen bir ürünü satın aldığımızda, reklam bize 80 dolar kazandığımızı söyleyebilir.
Oysa o ürüne ihtiyacımız yoksa gerçekte cebimizden 120 dolar çıkmıştır.
İhtiyaç duyduğumuz bir ürünü daha uygun fiyatla almak ekonomik açıdan akıllıca olabilir.
Ancak yalnızca ucuzladığı için bir ürünü satın almak, tasarruf etmekle aynı anlama gelmez.
İndirim, ihtiyacımız olmayan bir şeyi ihtiyaç hâline getirmez.
Buna rağmen modern pazarlama dili, tüketicinin çoğu zaman bu ayrımı düşünmeden karar vermesini kolaylaştıracak şekilde tasarlanır.
Ve böylece alışveriş, ihtiyaçların karşılanmasından çok fırsatların kovalandığı bir yarışa dönüşebilir.

BİR GÜN ŞÜKREDİYORUZ, ERTESİ GÜN YETİNEMİYORUZ…
Beni bu iki günün birlikteliğinde en çok düşündüren şey tam olarak bu çelişki.
Perşembe günü ailemizle sofraya oturuyoruz.
Sağlığımıza, çocuklarımıza, dostlarımıza, evimize, hayatımızda bulunan güzelliklere şükrediyoruz.
Birlikte olmanın öneminden söz ediyoruz.
Hayatın maddi şeylerden ibaret olmadığını hatırlıyoruz.
Ertesi sabah ise reklamların, indirimlerin ve alışveriş kampanyalarının içerisinde kendimizi yeniden sahip olmadıklarımızı düşünürken bulabiliyoruz.
Elbette herkes böyle davranmıyor. Pek çok aile için Black Friday, gerçekten ihtiyaç duyulan ürünleri daha uygun fiyatla alabilme fırsatı.
Ancak bu iki günün kültürel anlamlarını yan yana koyduğumuzda ortaya önemli bir soru çıkıyor.
İnsan sahip olduklarına şükretmeyi öğrenirken, neden aynı zamanda sürekli daha fazlasını istemeye teşvik ediliyor?
Belki de sorun burada.
Şükretmek, insanın elindekilerin değerini görmesini sağlar.
Aşırı tüketim kültürü ise insanın dikkatini sürekli elinde olmayanlara yöneltebilir.
Birincisi yeterlilik duygusunu besler.
İkincisi ise bazen yetersizlik duygusundan güç alır.
Birincisi insanın hayatına dönmesini ister.
İkincisi onu yeni bir ürünün peşinden gitmeye çağırır.
Bu karşıtlık, modern insanın yaşadığı duygusal gerilimlerden birini çok iyi anlatıyor.
Çünkü insanın gerçekten mutlu olabilmesi için ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Fakat mutluluğun sürekli yeni ihtiyaçların karşılanmasına bağlanması, huzurun ertelenmesine neden olabilir.

TÜKETİMİN GÖRÜNMEYEN BEDELİ: İNSAN EMEĞİ…
Kara Cuma kampanyalarında genellikle tüketicinin ne kadar kazançlı çıktığı konuşulur.
Peki o ürünleri üreten insanların hayatları?
Bir tişörtün, bir ayakkabının, bir elektronik cihazın arkasında kaç saatlik emek bulunuyor?
O ürün hangi koşullarda üretiliyor?
Üretim sürecinde çalışan insanlar emeklerinin karşılığını alabiliyor mu?
İndirimli fiyatlar her zaman çalışanların haklarının ihlal edildiği anlamına gelmez. İşletmeler stoklarını azaltmak, yeni müşteriler kazanmak veya rekabet etmek amacıyla da indirim yapabilirler.
Ancak küresel üretim zincirlerinde düşük ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve işçi hakları ihlalleri gibi sorunlar da vardır.
Tüketici yalnızca fiyat etiketine baktığında bu koşulları göremeyebilir.
Bir ürünün ucuz olması, onun üretim sürecinin insani ve çevresel maliyetlerinin de düşük olduğu anlamına gelmez.
İşte bu nedenle ekonomik başarıyı yalnızca üretim miktarı, satış rakamları veya şirket kârlarıyla değerlendirmek eksik kalır.
Bir toplumun gelişmişliği, üretebildiği ürünlerin çeşitliliği kadar, o ürünleri üreten insanların nasıl yaşadığıyla da ilgilidir.
Çünkü insan emeği yalnızca maliyet hesaplarının içerisinde yer alan bir rakam değildir.
O emeğin arkasında bir hayat vardır.
Bir anne, bir baba, bir çocuk, bir aile, bir gelecek vardır.
Ve insanın emeğini değerlendirirken bütün bunları unutmak, ekonomik hesapların insani gerçekliğin önüne geçmesine neden olur.

KAPİTALİZMİN EN GÜÇLÜ ETKİSİ: ZAMANI BİLE TÜKETİME DÖNÜŞTÜRMEK…
Modern hayatın dikkat çekici özelliklerinden biri, yalnızca eşyaların değil, zamanın da ekonomik bir değer olarak görülmesidir.
Çalışıyoruz.
Para kazanıyoruz.
Kazandığımız parayla hayatımızı kolaylaştıracak ürünler satın alıyoruz.
Sonra daha fazla ürün satın alabilmek için daha fazla çalışabiliyoruz.
Ve bir noktada, hayatımızı kolaylaştırması için satın aldığımız şeylerin bedelini ödemek, hayatımızın önemli bir bölümünü kaplamaya başlayabiliyor.
Daha büyük evler alıyoruz ama o evlerde geçirecek zamanımız azalabiliyor.
Daha pahalı otomobiller kullanıyoruz ama sevdiklerimizle yapacağımız yolculuklara vakit bulamayabiliyoruz.
Daha gelişmiş iletişim cihazlarına sahip oluyoruz ama birbirimizi gerçekten dinlemeye ayırdığımız zaman azalabiliyor.
Daha fazla kıyafetimiz oluyor ama bazen kendimizi daha iyi hissetmiyoruz.
Bütün bunlar her insan için geçerli değil elbette.
Ancak tüketimin hayatın merkezine yerleştiği durumlarda, araçlarla amaçların birbirine karışması tehlikesi ortaya çıkıyor.
Para kazanmak, daha iyi yaşayabilmenin aracı olmaktan çıkıp yaşamın temel amacı hâline gelebiliyor.
Oysa ekonomik özgürlük, yalnızca daha fazla satın alabilme gücü değildir.
Aynı zamanda satın almamayı seçebilme özgürlüğüdür.
İhtiyacımız olmayan bir ürünü reddedebilmek, başkalarının yaşam standartlarıyla kendimizi karşılaştırmadan yaşayabilmek ve toplumsal beklentilere rağmen kendi önceliklerimizi belirleyebilmek de özgürlüktür.
Çünkü insanın her istediğini satın alabilmesi kadar, her gördüğünü istememeyi öğrenmesi de önemlidir.

ÇOCUKLARIMIZA NASIL BİR MUTLULUK ANLAYIŞI BIRAKIYORUZ?
Bu sorunun belki de en önemli boyutu çocuklar.
Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizden değil, yaşama biçimimizden de öğreniyorlar.
Bir çocuğa sürekli yeni oyuncaklar alarak onu mutlu etmeye çalıştığımızda, istemekle elde etmek arasındaki ilişkiyi de şekillendiriyoruz.
Bir ürünün değerini onun fiyatıyla ölçtüğümüzde, çocuklara farkında olmadan pahalı olanın daha değerli olduğu düşüncesini aktarabiliyoruz.
Bir insanın başarısını otomobiliyle, eviyle, kıyafetleriyle değerlendirdiğimizde, çocuklarımıza insanın değerinin sahip olduklarıyla ölçülebileceğini öğretebiliyoruz.
Oysa çocukların öğrenmesi gereken çok daha önemli şeyler var.
Emek vermek.
Beklemeyi bilmek.
Sahip olduklarını korumak.
Paylaşmak.
Bir eşyanın nasıl üretildiğini düşünmek.
Bir insanın değerinin ekonomik gücünden bağımsız olduğunu anlamak.
Ve belki de en önemlisi, mutlu olabilmek için her istediklerine sahip olmaları gerekmediğini öğrenmek.
Bir çocuk için anne babasıyla geçirilen huzurlu bir günün, alınan pahalı bir oyuncaktan daha kalıcı bir hatıraya dönüşmesi mümkündür.
Ama bunun gerçekleşebilmesi için yetişkinlerin de mutluluğu yalnızca tüketimle ilişkilendirmemesi gerekir.
Çünkü çocuklara tüketimin sınırlarını öğretmenin en etkili yollarından biri, o sınırları kendi hayatımızda gösterebilmektir.

TÜKETMEK DEĞİL, TÜKETİMİN ESİRİ OLMAK SORUNU…
Burada yanlış anlaşılmak istemem.
İnsanların güzel kıyafetler giymesinde, rahat evlerde yaşamasında, seyahat etmesinde, kaliteli ürünler satın almasında yanlış bir şey yok.
Ekonomik imkanları ölçüsünde hayatını güzelleştirmek, insanın doğal arzularından biridir.
Üstelik ticaret, üretim ve girişimcilik milyonlarca insanın geçimini sağladığı, emek verdiği ve topluma katkıda bulunduğu alanlardır.
Sorun ticaretin varlığı değildir.
Sorun, ticari değerlerin insan hayatındaki bütün diğer değerlerin önüne geçmesidir.
Sorun zenginlik değildir.
Sorun, insanın değerini zenginliğiyle ölçmektir.
Sorun alışveriş değildir.
Sorun, alışveriş yapmadığında kendisini eksik hissetmektir.
Sorun güzel bir hayata sahip olmak istemek değildir.
Sorun, güzel hayatı yalnızca sahip olunan eşyaların toplamı olarak görmektir.
Kapitalist ekonomik sistemin içinde yaşamak, onun bütün tüketim çağrılarına cevap vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
İnsan ekonomik sistemin bir parçası olabilir ama kendi değerlerini belirleme hakkını koruyabilir.
Daha az satın alıp daha kaliteli ürünler seçebilir.
Eşyalarını uzun yıllar kullanabilir.
Yerel üreticileri ve emeğe saygılı işletmeleri destekleyebilir.
Çocuklarına gösterişten önce emeğin değerini öğretebilir.
Ve her şeyden önemlisi, kendisine sürekli yeni şeyler vaat eden dünyanın içerisinde durup şu soruyu sorabilir:
Ben gerçekten neye ihtiyaç duyuyorum?

ŞÜKRAN DUYGUSUNU BİR GÜNE, İNSANIN DEĞERİNİ BİR FİYATA SIĞDIRMAMAK…
Şükran Günü'nün tarihine baktığımızda, insanlığın hem dayanışmasını hem de çelişkilerini görüyoruz.
Bir tarafta zor koşullarda birbirine yardım eden insanlar, diğer tarafta sonraki yüzyıllarda yaşanan toprak kayıpları, sömürgeleştirme ve adaletsizlikler…
Kara Cuma'nın tarihine baktığımızda ise başlangıçta şehir yaşamının karmaşasını anlatan bir ifadenin, zaman içerisinde küresel tüketimin en güçlü sembollerinden birine dönüştüğünü görüyoruz.
Bu iki günün hikâyesi bize yalnızca Amerikan tarihini anlatmıyor.
İnsan doğasını da düşündürüyor.
İnsan hem sahip olduklarına şükredebilen hem de sürekli daha fazlasını arzulayabilen bir varlık.
Hem paylaşabiliyor hem biriktirebiliyor.
Hem başkalarının ihtiyaçlarını düşünebiliyor hem kendi arzularının peşinde koşabiliyor.
Ve belki de uygarlığın gerçek ölçüsü, insanın ne kadar çok ürettiği veya tükettiği değil; üretirken, kazanırken ve tüketirken insani değerlerini ne kadar koruyabildiğidir.
Bugün dünyanın dört bir yanında Black Friday kampanyaları düzenleniyor.
Mağazalar doluyor.
İnternet sitelerinde milyonlarca ürün satılıyor.
Yeni ihtiyaçlar, yeni arzular, yeni beklentiler oluşturuluyor.
Fakat bütün bu ekonomik hareketliliğin içerisinde sormamız gereken çok daha önemli sorular olduğunu düşünüyorum.
Sahip olduklarımız çoğalırken huzurumuz da çoğalıyor mu?
Teknoloji geliştikçe birbirimize daha fazla zaman ayırabiliyor muyuz?
Ekonomiler büyüdükçe insanların hayatları gerçekten daha güvenli ve daha anlamlı hâle geliyor mu?
Ve en önemlisi…
Her şeyi satın alabilmenin peşinde koşarken, parayla satın alınamayacak şeylerin değerini kaybediyor olabilir miyiz?
Çünkü sevginin indirimi olmaz.
Dostluğun kampanyası olmaz.
Vicdanın fiyat etiketi olmaz.
Bir insanın hayatından geçen zamanın iadesi olmaz.
Ve kaybedilen bazı şeylerin yerine, dünyanın bütün servetini verseniz de yenisini koyamazsınız.
Belki de Şükran Günü'nün bize hatırlatması gereken asıl düşünce budur:
Hayatın değerini yalnızca sahip olduklarımız belirlemez.
Bazen sahip olduklarımızın kıymetini bilmek, daha fazlasına sahip olmaktan çok daha büyük bir zenginliktir.
Çünkü insanın yoksulluğu her zaman parasının azlığından kaynaklanmaz. Bazen ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, hiçbirini yeterli bulamamasından kaynaklanır.
Ve insanlık belki de gerçek ilerlemeyi, daha fazla tüketmeyi öğrendiği gün değil, neyin gerçekten değerli olduğunu yeniden hatırladığı gün yaşayacaktır.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
5.00
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha

Leyla'ca Aforizmalar

  • GÜVENMEYİ ÇOK İSTEDİĞİNİZ
  • GELİŞMİŞLİK
  • AKLINIZIN YANSIYARAK
  • HERŞEYE SAHİP OLABİLİRSİNİZ