Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | BUZUN ORTASINDA BİR HAYAT, BİR AŞK, BİR MÜCADELE

İmparator penguenlerin yaşamından sadakate, ebeveynliğe, fedakarlığa ve doğanın acımasız koşullarında bir aile olabilmenin anlamına uzanan bir hikaye…
Dünyanın bazı yerlerinde hayat, yalnızca yaşamak için verilen bir mücadeledir. Ne bir ağacın gölgesine sığınabilirsiniz ne de toprağın sıcaklığına… Ufuk çizgisinin bile beyazlığa karıştığı, rüzgarın insanın yüzünü kesebilecek kadar sert estiği, sıcaklığın eksi altmış derecelere kadar düşebildiği bir coğrafyada, yaşamın bütün anlamı bazen küçücük bir yumurtanın içinde saklıdır.
Antarktika…
Dünyanın en soğuk, en ıssız ve belki de en acımasız kıtası.
Burada ne bahar çiçekleri açar ne de ağaçların dallarında kuş yuvaları bulunur. Burada hayat, buzun üzerinde başlar. Ve bazen yine o buzun üzerinde sona erer.
İşte bu beyaz sessizliğin ortasında, doğanın en etkileyici ebeveynlik hikayelerinden biri yaşanır.
İmparator penguenlerin hikayesi…
Onların yaşamına baktığımızda yalnızca bir hayvan türünün üreme davranışlarını görmeyiz. İş birliğini, beklemeyi, dayanıklılığı, kaybetmeyi ve bütün zorluklara rağmen yaşamı sürdürme çabasını da görürüz.
Üstelik bu hikayede kahraman yalnızca anne değildir.
Baba da vardır.
Ve bazen bir babanın bütün dünyası, ayaklarının üzerinde taşıdığı tek bir yumurtadan ibarettir.
Birbirini binlerce penguenin arasında bulabilmek…
Antarktika'nın uzun kışına doğru, binlerce imparator penguen üreme kolonilerinde bir araya gelir.
Bembeyaz buzların üzerinde siyah ve beyaz bedenleriyle yan yana duran bu kalabalığın içinde, her penguenin kendine özgü bir sesi vardır.
Birbirlerini tanımalarında bu seslerin çok önemli bir yeri bulunur.
Binlerce penguenin çıkardığı sesin arasında eşinin çağrısını ayırt edebilmek, insanın kalabalık bir meydanda sevdiği kişinin sesini tanımasına benzer.
Eşleşme döneminde erkekler ve dişiler birbirlerine yaklaşır, seslenir, başlarını eğerek ve bedenlerini hareket ettirerek kur davranışları sergilerler.
Bir çift oluşur.
Ancak burada penguenlerin sadakatine ilişkin önemli bir ayrıntı vardır.
İmparator penguenler genellikle bir üreme mevsimi boyunca tek eşli yaşarlar. Fakat her yıl aynı eşle bir araya gelmeleri garanti değildir. Bir sonraki mevsimde farklı eşler seçebilirler.
Yani onların sadakati, insanların romantik anlamlar yüklediği ömür boyu süren bir bağlılıktan çok, bir yavruyu dünyaya getirebilmek için aynı dönemde üstlendikleri ortak sorumlulukta kendini gösterir.
Belki de bu hikayeyi etkileyici kılan tam olarak budur.
Çünkü doğada bağlılık her zaman sonsuza kadar birlikte kalmak anlamına gelmez.
Bazen yalnızca en zor zamanda, üzerine düşeni eksiksiz yapmaktır.
Bir yumurtanın dünyaya gelişi…
Dişi imparator penguen, uzun ve yorucu bir üreme hazırlığının ardından genellikle tek bir yumurta bırakır.
Tek bir yumurta…
Ne ikinci bir şans vardır o mevsim için ne de kaybedilenin hemen yerine konulabilecek başka bir hayat.
O yumurta, çiftin bütün üreme çabasının sonucudur.
Dişi, yumurtayı oluşturmak için vücudundaki enerji rezervlerinin önemli bir bölümünü tüketmiştir. Üstelik koloninin bulunduğu yer, çoğu zaman açık denizden kilometrelerce uzaktadır.
Artık beslenmek zorundadır.
Ama önce yapması gereken çok hassas bir iş vardır.
Yumurtayı babaya devretmek…
İmparator penguenler yumurtalarını diğer birçok kuş gibi bir yuvaya bırakıp üzerinde oturarak kuluçkaya yatmazlar.
Çünkü çevrelerinde ne dal vardır ne yaprak ne de yuva yapabilecekleri uygun malzemeler.
Üstelik yumurtanın doğrudan buzla uzun süre temas etmesi, içindeki gelişmekte olan yavru için ölümcül olabilir.
Bu nedenle erkek penguen yumurtayı ayaklarının üzerinde tutar ve karnının altındaki sıcak deri kıvrımıyla örter.
Fakat yumurtanın anneden babaya geçirilmesi son derece tehlikeli bir andır.
Dişi yumurtayı dikkatlice ayaklarının arasından çıkarır. Erkek ona yaklaşır. İkisi birlikte, yumurtayı buzun üzerine düşürmeden devretmeye çalışırlar.
Bazen bu işlem başarıyla tamamlanır.
Bazen de yumurta kayar.
Buzun üzerine düşer.
Ve bir anlık dikkatsizlik, haftalarca süren biyolojik hazırlığın sonu olabilir.
Her düşen yumurta mutlaka ölmez; ancak aşırı soğuğa maruz kalması, özellikle uzun sürerse, embriyonun yaşama şansını ciddi biçimde azaltır.
İnsan böyle bir sahneyi izlerken ister istemez düşünür:
Bir hayatın başlaması ne kadar büyük bir çaba gerektiriyor. Ve o hayatın sona ermesi bazen ne kadar kısa sürüyor…
Anne gidiyor, baba kalıyor…
Yumurta güvenli biçimde erkeğe geçtikten sonra dişinin önünde başka bir mücadele başlar.
Denize ya da okyanusa ulaşmak zorundadır.
Çünkü uzun süredir yeterince beslenememiştir ve yeniden güç toplaması gerekir.
Koloninin denize uzaklığına ve buz koşullarına bağlı olarak onlarca, hatta yüz kilometreyi aşabilen bir yolculuk yapabilir.
Bazen ayaklarının üzerinde yürür, bazen karnının üzerine uzanarak buzun üzerinde kayar.
Rüzgar eser.
Kar savrulur.
Görüş mesafesi azalır.
Ama dişi yoluna devam eder.
Çünkü denizde onu bekleyen yiyecekler vardır: balıklar, kriller ve kalamarlar.
Beslenip yeniden güç kazanmalıdır. Üstelik yavru yumurtadan çıktığında ona verebileceği besini de taşıması gerekecektir.
Geride bıraktığı erkek ise artık yumurtanın tek koruyucusudur.
Onun denize gidip beslenme imkanı yoktur.
Yumurtayı bırakamaz.
Çünkü yumurtanın sıcak kalması gerekir.
Ve böylece doğanın en sıra dışı babalık nöbetlerinden biri başlar.
Babaların sessiz nöbeti…
Erkek imparator penguenler yaklaşık iki ay boyunca kuluçkaya yatar.
Bu sürenin büyük bölümünde beslenemezler.
Daha önce vücutlarında depoladıkları yağ rezervleriyle hayatta kalırlar.
Açlık…
Soğuk…
Rüzgar…
Karanlık…
Antarktika kışının bütün ağırlığı onların üzerindedir.
Ama ayaklarının üzerinde bir yumurta vardır.
Ve o yumurtanın içinde henüz dünyayı görmemiş bir canlı büyümektedir.
Erkek penguenin görevi yalnızca kendi bedenini hayatta tutmak değildir. Kendi vücut sıcaklığını korurken yumurtayı da sıcak tutmalıdır.
Bazen başını öne eğer.
Bazen hareketsiz kalır.
Bazen rüzgârın yönüne göre bedenini çevirir.
Bütün bu süre boyunca yumurtayı ayaklarının üzerinde dengede tutmaya çalışır.
Dışarıdan bakıldığında yalnızca soğuğun ortasında bekleyen bir kuş görürüz.
Oysa onun bedeninde olağanüstü bir enerji ekonomisi işlemektedir.
Kalp atışları, metabolizması, yağ rezervleri ve ısı kaybını azaltan fiziksel özellikleri, bu uzun açlık dönemine dayanabilmesini sağlar.
Yine de bunun bir bedeli vardır.
Erkekler kuluçka süreci boyunca vücut ağırlıklarının önemli bir bölümünü kaybedebilirler.
Bazıları bu zorlu dönemi tamamlayamaz.
Çünkü doğa her çabayı başarıyla ödüllendirmez.
Ve ne yazık ki her fedakârlık, mutlu bir sona ulaşmaz.
Soğuğa karşı birbirlerine sığınan babalar…
Belki de imparator penguenlerin yaşamındaki en etkileyici görüntülerden biri, erkeklerin birbirlerine sokularak oluşturdukları devasa topluluklardır.
Binlerce erkek, yumurtalarını ayaklarının üzerinde taşıyarak bir araya gelir.
Öyle sık dururlar ki bazen aralarında neredeyse hiç boşluk kalmaz.
Bunun nedeni yalnızca birlikte bulunma içgüdüsü değildir.
Bu, hayatta kalma stratejisidir.
Birbirlerine yakın durarak rüzgara açık yüzeylerini azaltır ve ısı kaybını sınırlarlar.
Fakat burada daha da dikkat çekici bir davranış vardır.
Topluluğun dışındaki penguenler en sert rüzgara maruz kalırken merkezdekiler daha korunaklı bir ortamda bulunur.
Ve bu düzen sabit kalmaz.
Penguenler yavaş yavaş yer değiştirir.
Dışarıdakiler içeriye doğru ilerlerken içeridekiler zamanla dış bölgelere geçer.
Böylece soğuğun yükü topluluk içinde paylaşılmış olur.
Bu davranışın arkasında insanlardaki gibi bilinçli bir adalet düşüncesi bulunduğunu söyleyemeyiz.
Ama sonuç son derece düşündürücüdür.
Tek başına dayanılması çok daha zor olan bir soğuğa, birlikte karşı koyabilirler.
Doğa bazen en güçlü olanın değil, birlikte hareket edebilenlerin yaşama şansını artırır.
İnsanın aklına ister istemez kendi toplumlarımız gelir.
Aynı dünyayı paylaştığımız halde birbirimizin zorluklarını ne kadar görebiliyoruz?
Bir başkasının üşüdüğünü fark edebiliyor muyuz?
Yoksa kendi sıcaklığımızı korumayı yeterli mi buluyoruz?
Penguenler bunu ahlaki bir tercih olarak yapmazlar.
Ama onların hayatta kalma biçimleri, bizim ahlaki tercihlerimiz üzerine düşünmemize neden olabilir.
Her yumurta yavruya dönüşmez…
Bütün bu çabanın sonunda her erkek, yumurtasından bir yavru çıkaramaz.
Bazı yumurtalar gelişimini tamamlayamaz.
Bazıları aktarım sırasında ya da kuluçka döneminde yeterince korunamadığı için kaybedilir.
Bazı erkekler ağır koşullarda yumurtayı korumayı sürdüremez.
Ve bazıları ölür.
Beyazlığın ortasında bu kayıpların görüntüsü son derece sarsıcıdır.
Çünkü birkaç dakika önce bir yaşam ihtimalini taşıyan yumurta, artık sessiz ve hareketsizdir.
Onu koruyan erkek bir süre yanında kalabilir.
Fakat doğa durmaz.
Rüzgar esmeye devam eder.
Kar yağar.
Diğer penguenler kendi yumurtalarını korumayı sürdürür.
Doğanın acımasızlığı tam da burada ortaya çıkar.
Biz insanlar kayıplarımızın ardından anlam ararız.
Neden olduğunu sorarız.
Adaletsizliği sorgularız.
Ama doğa, her kayıp için bir açıklama sunmaz.
Bazen bütün çabaya rağmen bir hayat başlamadan sona erer.
Denizdeki annenin mücadelesi…
Baba buzun üzerinde yumurtayı korurken anne denizde kendi yaşam mücadelesini verir.
Deniz, buzun üzerindeki açlığa karşı besin sunar.
Ama güvenli değildir.
İmparator penguenler olağanüstü dalgıçlardır. Yüzlerce metre derinliğe inebilir, uzun süre suyun altında kalabilirler.
Bu yetenekleri, zorlu Antarktika koşullarında besin bulabilmelerini sağlar.
Fakat denizde de tehlikeler vardır.
Leopar fokları ve orkalar gibi avcılarla karşılaşabilirler.
Buz koşulları değişebilir.
Besin bulmak zorlaşabilir.
Bazı dişiler denizden geri dönemez.
Bazıları avcıların kurbanı olur.
Bazıları da başka doğal tehlikelerle karşılaşır.
Bu, geride kalan baba ve yumurta için çok ağır bir sonuç doğurabilir.
Çünkü erkeğin enerji rezervleri sınırlıdır.
Sonsuza kadar bekleyemez.
Bir noktada kendi yaşamını sürdürebilmek için denize dönmek zorundadır.
Anne zamanında gelmezse, yumurtadan çıkmış yavru besinsiz kalabilir.
Yani annenin yolculuğu yalnızca kendi karnını doyurmak için değildir.
Onun dönüşü, yavrunun yaşamını sürdürmesi açısından da büyük önem taşır.
Buzun üzerinde duyulan ilk ses…
Haftalar geçer.
Rüzgar dinmez.
Erkeklerin bedenleri zayıflar.
Ama yumurtaların içinde hayat gelişmeye devam eder.
Ve bir gün…
Yumurtanın içinden çok hafif bir ses duyulur.
Ardından kabukta küçük bir çatlak oluşur.
Sonra bir çatlak daha…
Ve sonunda küçücük bir imparator penguen yavrusu dünyaya gelir.
Babasının ayakları üzerinde, karnının altındaki sıcaklığın içinde…
Henüz Antarktika'nın ne kadar acımasız olduğunu bilmez.
Ne rüzgarı tanır ne açlığı.
Dünyaya geldiğinde bildiği tek şey sıcaklıktır.
Babasının sağladığı sıcaklık.
Anne henüz dönmemişse erkek, gerektiğinde yemek borusundaki özel salgıyla yavruyu kısa bir süre besleyebilir. Ancak bu besin sınırlıdır ve annenin getireceği yiyeceğin yerini uzun süre tutamaz.
Babanın artık kaybedecek fazla zamanı yoktur.
Açlığı kritik bir noktaya yaklaşmaktadır.
Ama yavruyu korumayı sürdürür.
İşte burada doğanın en dokunaklı karşıtlıklarından biri vardır:
Bir canlı, kendi yaşamını sürdürebilmek için beslenmek zorundayken, yavrusunu korumak için açlığa katlanır.
Ve anne geri döner…
Sonunda koloninin uzaklarından sesler duyulmaya başlar.
Denizden dönen dişiler…
Uzun yolculuklarını tamamlamış, beslenmiş ve yavrularına yiyecek getirmişlerdir.
Binlerce penguenin bulunduğu kolonide eşlerini bulmaya çalışırlar.
Seslenirler.
Karşılık beklerler.
Ve birçok çift, kendilerine özgü sesleri sayesinde yeniden birbirini bulur.
Baba, haftalardır koruduğu yavruyu anneye devreder.
Bu da en az yumurtanın ilk aktarımı kadar dikkat gerektiren bir andır.
Yavru henüz çok küçüktür.
Soğukla doğrudan temas etmemelidir.
Anne onu ayaklarının üzerine alır, sıcak deri kıvrımının altında korur ve denizden getirdiği besinle doyurur.
Baba ise sonunda denize doğru yola çıkar.
Uzun açlığın ardından beslenmesi gerekmektedir.
Düşünsenize…
Haftalar boyunca hiçbir şey yemeden, bedeninin bütün rezervlerini tüketerek küçücük bir hayatı koruyan bir canlı, sonunda yavrusunu diğer ebeveyne teslim ediyor.
Ve ancak ondan sonra kendi açlığını gidermek üzere uzaklaşıyor.
İnsan böyle bir sahnede kendi hayatından bir şeyler bulmadan edemiyor.
Çocuklarımızı büyütürken uykusuz kaldığımız geceleri…
Kendimizden vazgeçtiğimiz zamanları…
Onlar güvende olsun diye üstlendiğimiz sorumlulukları…
Belki de ebeveynlik, türler arasında farklı biçimlerde yaşansa da aynı biyolojik gerçeğe dayanıyor:
Yeni bir hayatın korunması, çoğu zaman yetişkinlerin büyük bir bedel ödemesini gerektiriyor.
Peki ya geri dönemeyenler?
Elbette bütün hikayeler böyle tamamlanmaz.
Bazı dişiler geri dönmez.
Bazı erkekler kuluçka döneminin sonuna ulaşamaz.
Bazı yavrular, anne ile babanın bütün çabasına rağmen yaşamını sürdüremez.
Biz bu sahnelere baktığımızda yalnızlık, bekleyiş, çaresizlik ve yas gibi insana özgü kavramlarla anlam vermeye çalışırız.
Fakat penguenlerin kaybı bizim gibi yaşayıp yaşamadıklarını, ölümü nasıl kavradıklarını kesin olarak bilmiyoruz.
Onlara insan duygularını bütünüyle yüklemek bilimsel açıdan doğru olmaz.
Yine de bir yavrunun korunamaması, bir ebeveynin geri dönememesi ya da bir yumurtanın donarak gelişimini yitirmesi, gözlemleyen insan üzerinde derin bir etki bırakabilir.
Çünkü orada gördüğümüz şey yalnızca bir hayvanın ölümü değildir.
Bir yaşam olasılığının ortadan kalkmasıdır.
Ve bazen bizi en çok etkileyen de budur.
Gerçekleşemeyen ihtimaller…
Büyüyemeyen yavrular…
Tamamlanamayan yolculuklar…
Bir daha birleşemeyen aileler…
Yavru büyürken mücadele bitmez…
Anne ile babanın yeniden bir araya gelmesi, hikayenin sonu değildir.
Yavru büyüdükçe daha fazla besine ihtiyaç duyar.
Ebeveynler sırayla denize giderek yiyecek getirir.
Bir süre sonra yavrular, ebeveynlerinin sürekli olarak ayakları üzerinde korunmasına ihtiyaç duymayacak kadar büyür.
Ama henüz bağımsız değildirler.
Bu kez de yavrular birbirlerine yakın durdukları gruplar oluştururlar.
Tıpkı babalarının kış boyunca yaptığı gibi…
Birbirlerine sokularak soğuğa karşı korunurlar.
Ebeveynleri ise denizden besin getirmeyi sürdürür.
Zaman geçer.
Yavrular büyür.
Tüyleri değişir.
Ve sonunda kendi başlarına denize açılabilecek duruma gelirler.
Bir zamanlar babalarının ayaklarının üzerinde taşınan o küçücük yumurta, artık Antarktika'nın sularına girmeye hazırlanan genç bir penguene dönüşmüştür.
Ne büyük bir yolculuk…
Bir yumurtadan bir canlıya.
Bir canlının korunmasından bağımsızlığına.
Açlıktan beslenmeye.
Karanlıktan yeniden ışığa.
Ama bu yolculuğu tamamlayan her yavrunun arkasında, aylar boyunca sürdürülen olağanüstü bir ebeveynlik emeği vardır.
İnsanlık, penguenlerden ne öğrenebilir?
İmparator penguenlerin yaşamını izlerken insan ister istemez kendi türünü düşünmeye başlıyor.
Bizler sevgiyi anlatmak için binlerce kelime kullanıyoruz.
Sadakat üzerine kitaplar yazıyoruz.
Fedakarlığın önemini anlatıyoruz.
Aileyi, sorumluluğu, dayanışmayı yüceltiyoruz.
Ama bazen bütün bu kavramların gündelik hayattaki karşılıklarını unutuyoruz.
Bir çocuğun büyütülmesini hala yalnızca annenin sorumluluğu olarak gören insanlar var.
Bir ailede emeğin paylaşılmasını yardım etmek zannedenler var.
Oysa bir baba, kendi çocuğuna baktığında anneye yardım etmiş olmaz.
Kendi sorumluluğunu yerine getirmiş olur.
İmparator penguenlerde gördüğümüz şey tam da bu sorumluluk paylaşımının biyolojik bir örneğidir.
Dişi yumurtayı oluşturur.
Erkek kuluçkaya yatar.
Dişi beslenmek için denize gider.
Erkek açlığa dayanarak yumurtayı korur.
Dişi döner ve yavruyu besler.
Erkek denize giderek güç toplar.
Sonrasında her iki ebeveyn de yavrunun büyümesi için çalışır.
Burada birinin diğerinden daha değerli olması söz konusu değildir.
Görevler farklıdır.
Ama yavrunun hayatta kalabilmesi için her iki ebeveynin katkısı da önemlidir.
Bu davranışları insanlardaki gibi bilinçli bir sevgi anlayışıyla açıklayamayız. Bunlar evrimsel süreçte şekillenmiş, türün üreme başarısını artıran davranışlardır.
Ancak bu biyolojik gerçek, onlardan ilham almamıza engel değildir.
Belki de insanın doğadan öğreneceği en önemli şeylerden biri, yaşamın tek başına sürdürülen bir başarı hikayesi olmadığıdır.
Bazen bir başkasının ayakta kalabilmesi için sizin yerinizde durmanız gerekir.
Bazen sizin beslenebilmeniz için bir başkasının beklemesi…
Bazen de bütün zorluklara rağmen birbirinizin yükünü hafifletmeniz…
Doğanın romantik olmayan ama etkileyici gerçeği…
Penguenlerin hikayesini bir aşk masalına dönüştürmek kolaydır.
Birbirini sonsuza kadar seven eşler…
Yumurtasını canı pahasına koruyan babalar…
Kilometrelerce yol gidip ailesine dönen anneler…
Ama doğanın gerçeği, romantik hikâyelerden daha karmaşıktır.
Her penguen aynı eşle ömür boyu yaşamaz.
Her baba yavrusunu koruyamaz.
Her anne geri dönemez.
Her yavru büyüyemez.
Ve her mücadele zaferle sonuçlanmaz.
Doğanın etkileyici tarafı, bütün bu süreçlerin kusursuz olması değildir.
Bunca belirsizliğe rağmen yaşamın yeniden başlamasıdır.
Bir sonraki kış geldiğinde başka çiftler oluşur.
Başka yumurtalar bırakılır.
Başka babalar ayaklarının üzerinde yeni hayatlar taşır.
Başka anneler denize doğru uzun yolculuklara çıkar.
Ve yine binlerce penguen, Antarktika'nın dondurucu rüzgarlarına karşı birbirlerine sokulur.
Çünkü yaşam, kayıplara rağmen devam eder.
Belki de doğanın bize verdiği en güçlü ders budur.
Yaşamak, her zaman kazanmak değildir.
Bazen bütün çabamıza rağmen kaybederiz.
Bazen beklediğimiz geri dönmez.
Bazen korumaya çalıştığımızı koruyamayız.
Bazen elimizden gelen her şeyi yapmış olmamız, sonucu değiştirmeye yetmez.
Ama bütün bunlar, gösterilen emeği değersiz kılmaz.
Antarktika'nın sonsuz beyazlığında, binlerce penguenin arasında duran bir babayı düşünün.
Ayaklarının üzerinde tek bir yumurta var.
Karnının altında, henüz doğmamış bir hayat…
Üzerine kar yağıyor.
Rüzgar bedenini dövüyor.
Haftalardır yemek yemiyor.
Yanındaki diğer erkeklerle birlikte, soğuğun karşısında durmaya çalışıyor.
Çok uzaklarda, denizin derinliklerinde ise bir dişi besin arıyor.
İkisinin de mücadelesi farklı.
Ama ikisinin de çabası aynı yaşamın devamına hizmet ediyor.
Belki kavuşacaklar.
Belki yavruları büyüyecek.
Belki de doğa onlara bu fırsatı vermeyecek.
Bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Dünyanın en soğuk yerlerinden birinde, hayatın devam edebilmesi için olağanüstü bir dayanışma ve dayanıklılık gerekiyor.
Ve bu hikayeye baktığımda, insan olmanın ne anlama geldiğini bir kez daha düşünüyorum.
Çünkü bizler yalnızca içgüdülerimizle hareket etmek zorunda değiliz.
Düşünebiliriz.
Empati kurabiliriz.
Adaletli davranmayı seçebiliriz.
Bir başkasının yükünü hafifletebiliriz.
Bir çocuğun sorumluluğunu paylaşabiliriz.
Birbirimizi yalnız bırakmamayı bilinçli olarak tercih edebiliriz.
Doğa, penguenlere hayatta kalabilmeleri için birbirlerine sokulmayı öğretmiş.
Biz insanlara ise bundan çok daha fazlasını yapabilecek bir bilinç verilmiş.
Peki, biz bu bilinci ne kadar kullanıyoruz?
Bence asıl düşünmemiz gereken soru budur.
Çünkü bazen dünyanın en büyük soğuğu Antarktika'da değil, insanların birbirine karşı duyarsızlığında yaşanır.
Ve bazen bir hayatı kurtarmak için yapılması gereken en önemli şey, yalnızca biraz daha yakın durmaktır.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha

Leyla'ca Aforizmalar

  • GÜVENMEYİ ÇOK İSTEDİĞİNİZ
  • GELİŞMİŞLİK
  • AKLINIZIN YANSIYARAK
  • HERŞEYE SAHİP OLABİLİRSİNİZ