İnsan başka bir kültürün içinde uzun yıllar yaşadığında, farkında olmadan değişiyor.
Bu değişim bazen o kadar sessiz gerçekleşiyor ki insan kendisindeki dönüşümü ancak yıllar sonra fark ediyor. Konuşma biçimi değişiyor, olaylara verdiği tepkiler değişiyor, insanlarla arasına koyduğu mesafe, zamanı kullanışı, hatta bir şeye üzülme ya da sevinme biçimi bile değişebiliyor.
Ama insanın içinde, bütün bu değişimin ulaşamadığı bir yer kalıyor. İşte “insanın özü” dediğimiz şey tam olarak orası.
Gün içinde müşterilerimle konuşurken İngilizce düşünüyorum. Cümlelerimi İngilizce kuruyor, karşımdaki insanın kültürüne göre davranıyor, onun anlayacağı biçimde kendimi ifade ediyorum. Bazen saatler boyunca Türkçe tek bir kelime bile kullanmadığım oluyor.
Sonra gün bitiyor.
Sessizlik geliyor.
Bir şey yazmak istediğimde ise içimde başka bir kapı açılıyor ve Türkçeye dönüyorum.
İnsan başka bir dilde yaşayabiliyor ama bazı duygularını yalnızca doğduğunda ilk öğrendiği dilinde hissedebiliyor.
İngilizce benim hayatımın dili oldu belki; işimin, günlük yaşamımın, sorumluluklarımın, dış dünyayla kurduğum ilişkinin dili… Ama Türkçe hala iç sesimin dili.
Geçmişimi düşündüğümde Türkçe düşünüyorum. Çocukluğumun sesleri Türkçe. Annemin, babamın, eski sokakların, eski dostlukların, gençliğimin sesi Türkçe. Özlediğim zaman içimden geçen ilk cümle Türkçe oluyor. Kırıldığımda, çok sevindiğimde ya da hayat hakkında uzun uzun düşündüğümde kelimeler nedense yine Türkçeye dönüyor.
İnsanın ana dili yalnızca konuşmayı öğrendiği ilk dil değildir. Hatırladığı dildir.
İnsan başka bir ülkeye yerleştiğinde yalnızca adresini değiştirmiyor. Zamanla iki farklı dünyanın arasında yaşamayı öğreniyor.
Bir tarafta geldiği yer, diğer tarafta kurduğu hayat…
Bir tarafta geçmiş, diğer tarafta bugün…
Ve yıllar geçtikçe insan kendisine şu soruyu sormaya başlıyor: Ben hangisine aitim?
Cevap, “birini seçmek” olmalı mı?
Uzun yıllar başka bir kültürde yaşadıktan sonra artık tamamen geride bıraktığın yerdeki insan değilsin. Ama yaşadığın ülkenin kültürüne ne kadar uyum sağlarsan sağla, geçmişinden bütünüyle kopmuş biri de değilsin.
İkisinden de parçalar taşıyorsun.
Yeni kültür sana başka türlü düşünmeyi öğretiyor. Daha önce sorgulamadığın bazı şeyleri sorguluyorsun. İnsan ilişkilerine, özgürlüğe, başarıya, yalnızlığa, aileye, hatta kendine bakışın değişiyor.
Ve bir gün geriye dönüp baktığında fark ediyorsun ki aslında iki kültür arasında kalmamışsın.
İki kültürden de bir şeyler alarak kendine ait üçüncü bir dünya kurmuşsun.
Bu da bu şekilde yaşamanın sana kattığı güzellik oluyor…
Uyum sağlamakla kendinden vazgeçmek arasındaki çizgiyi koruyabilmek…
Başka insanların yaşam biçimlerine saygı duyarken kendi değerlerinden utanmamak.
Yeni şeyler öğrenirken eskileri küçümsememek.
Değişirken geçmişini inkar etmemek.
Çünkü uyum sağlamak, insanın kendisini silmesi demek değildir.
Tam tersine, hangi dünyada yaşarsa yaşasın kendisine ait olanı yanında taşıyabilmesidir.
Yıllar insana şunu da öğretiyor: Kültür sadece yemek, müzik, gelenek ya da konuşulan dil değildir. Kültür, insanın dünyayı yorumlama biçimidir. Bir büyüğün yanında nasıl konuştuğundan, bir dostun acısını nasıl paylaştığına; aile kavramından misafirperverliğe, sevgiyi gösterme biçiminden vicdanına kadar insanın içine işlemiş görünmez bir hafızadır.
Bazı şeyleri değiştirebilirsin.
Bazılarını ise değiştirmek istemezsin.
Çünkü onlar seni sen yapan şeylerdir.
Belki yıllar sonra insanın koruması gereken şey, geçmişteki halinin aynısı olmak değildir zaten.
Bu mümkün de değildir.
Hayat bizi değiştirir.
Yaşadığımız ülkeler, tanıdığımız insanlar, öğrendiğimiz diller, kaybettiklerimiz, kazandıklarımız… Hepsi bizden bir şey alır, bize başka bir şey bırakır.
Önemli olan değişmemek değil; değişirken kendine yabancılaşmamaktır.
Bugün bazen İngilizce düşünüyor, İngilizce konuşuyor, sonra birkaç dakika içinde Türkçeye dönüp bambaşka bir duygunun içine girebiliyorsam, artık bunu bir bölünmüşlük olarak görmüyorum.
Aksine bunun bir zenginlik olduğunu düşünüyorum.
Çünkü iki dil arasında gidip gelirken aslında iki ayrı insan olmuyorum.
Aynı insanın iki farklı dünyaya açılan pencerelerinden bakıyorum.
Ve yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum: İnsan nerede yaşarsa yaşasın, kaç dil konuşursa konuşsun, ne kadar değişirse değişsin, içinde taşıdığı bazı şeylerin tercümesi yoktur. Onlar çocukluğundan, ailenden, geçmişinden, yaşadığın sokaklardan, kaybettiklerinden, sevdiklerinden ve sana öğretilen değerlerden kalır.
Aslında insanın gerçek memleketi tam olarak orasıdır.
Bir haritada gösterilemeyen, pasaportlarda yazmayan, sınırları olmayan bir yer… İnsanın kendi içinde taşıdığı yer.
Ve belki insan, yıllarca iki dilin, iki kültürün ve iki ayrı hayatın arasında yürüdükten sonra şunu fark ediyor:
Ben hiçbir yere bütünüyle ait değilim; ama her iki yerden de kendime ait bir parça taşıyorum.
Biri bana dünyaya nasıl bakacağımı öğretti, diğeri içimde neyi korumam gerektiğini hatırlattı.
Biri hayatımı kurdu, diğeri beni ben yapan sesi sakladı.
Bu yüzden artık kendime “Nereye aitim?” diye sormuyorum. Çünkü cevabın bir ülke, bir şehir ya da tek bir dil olmadığını biliyorum.
Ben, konuştuğum dillerin arasında; unutmadan değişebildiğim, değişirken kendimi kaybetmediğim yerdeyim.
İnsanın asıl yolculuğu, iki kültür arasında bir seçim yapmak değil; her ikisinin de kendisinde bıraktığı izleri, başkasına açıklamak zorunda kalmadan taşıyabilmektir.
Bazı insanlar bir ülkeye değil, iki dünyanın birbirine değdiği o görünmez sınıra dönüşür.
Benim sınırım da artık bir ayrılık çizgisi değil; geçmişimle bugünümün aynı cümlede buluştuğu yerdir.
-Leyla Edinç
Yorum Yap