Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | GÜZEL YILLARDI… GÜNEŞ’E AKIN VARDI

Bazı yıllar vardır, insanın hayatından geçip gitmez; içinde yaşamaya devam eder. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, bir türkü duyduğunuzda, eski bir fotoğrafa baktığınızda ya da bir dostunuzun adı geçtiğinde, bir anda kendinizi o yılların içinde bulursunuz.
Benim üniversite yıllarım da öyleydi…
Gençtik… Hayallerimiz vardı. Dünyayı değiştirebileceğimize, ülkemizin daha güzel yarınlara uyanacağına inanıyorduk. Belki cebimizde fazla paramız yoktu ama yüreğimizde kocaman bir dünya taşıyorduk. Dostluğun, dayanışmanın, birlikte üretmenin ve aynı hayale inanmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğreniyorduk.
O yıllarda Onur Akın Basın Yayın'da, Metin Göktepe ise İktisat'ta, ben de Hukuk’ta okuyordum.
Hep birlikte Süleymaniye'de otururduk. Onur sazını alır, çalmaya başlardı. Biz de hep bir ağızdan türkülere eşlik ederdik. Bazen bir türküyle hüzünlenir, bazen bir başka türküyle yeniden umutlanırdık. Söylediğimiz her türküde biraz memleket vardı, biraz sevda, biraz hasret ve çokça gelecek hayali…
Üniversitede açılışlar düzenlediğimizde programımıza Onur'un o yıllarda hep söylediği "Güneş'e Akın Var!" parçasıyla başlardık.
Ne güzel bir heyecandı o!
Güneş bizim için yalnızca sabah doğan bir ışık değildi. Daha adil, daha özgür, insanların düşüncelerinden dolayı korkmadığı, kimsenin susturulmadığı bir ülkenin simgesiydi. Biz o güneşin bir gün hepimiz için doğacağına inanıyorduk.
Birlikte şarkılar söylüyor, birlikte gülüyor, birlikte düşünüyor, birlikte umut ediyorduk.
Ne kadar güzel yıllardı…
Metin'le İktisat Fakültesi'nin kütüphanesinin bulunduğu yerdeki çay ocağında sabah telaşı içinde uzun uzun sohbet ederdik.
O çay ocağı…
Şimdi düşündüğümde, insanın hayatında ne kadar büyük bir yer tutabiliyormuş küçücük bir mekan! Bir bardak çayın etrafında ne çok hayal kurmuşuz, ne çok şey konuşmuşuz. Ülkemizi, geleceğimizi, yapmak istediklerimizi…
Metin'in fotoğraf makinesini hatırlıyorum.
O makineyi alabilmek için neler yaşadığını, ne kadar emek verdiğini, hangi zorluklardan geçtiğini kendi ağzından dinlemiştim. Onun için sıradan bir eşya değildi o makine. Hayallerinin, emeğinin, yapmak istediklerinin bir parçasıydı.
Belki de bu yüzden, o fotoğraf makinesinin kırıldığını öğrendiğimde yalnızca bir eşyanın parçalanmasını düşünmedim.
O makineyi alabilmek için verdiği emeği düşündüm. Bana anlattığı günleri, yaşadığı heyecanı, gözlerindeki umudu düşündüm.
Bir insanın büyük emeklerle sahip olduğu bir şeyi kırabilirsiniz belki… Ama o eşyanın içinde taşıdığı hayalleri, anıları, geleceğe dair umutları nasıl onarabilirsiniz?
Metin'in hayalleri vardı.
Hem de ne çok hayali…
Ülkemizle ilgili konuşurduk. Nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi, insanların daha güzel bir geleceğe nasıl kavuşabileceğini, bizim bu geleceğin neresinde olacağımızı…
Gençliğin o kendine özgü heyecanıyla konuşurduk. Önümüzde uzun yıllar olduğunu düşünürdük. Daha yapacak çok işimiz, söyleyecek çok sözümüz, yaşayacak çok güzel günümüz vardı.
İnsan gençken zamanın sonsuz olduğunu sanıyor.
Dostlarıyla daha nice çaylar içeceğini, daha nice türküler söyleyeceğini, yıllar sonra bir araya gelip gençlik günlerini gülerek hatırlayacağını düşünüyor.
Kim bilebilirdi ki bir gün o çay ocağındaki sohbetlerin, birlikte kurduğumuz hayallerin, paylaştığımız o güzel günlerin yüreğimde böylesine derin bir acıya dönüşeceğini?
Metin'in öldürüldüğünü öğrendiğimde içimde çok şey koptu.
Çünkü benim için Metin yalnızca haberlerde adı geçen bir gazeteci değildi.
Ben O’nun sesini biliyordum. Sohbetlerini, hayallerini, fotoğraf makinesini alabilmek için verdiği mücadeleyi biliyordum.
Ben O’nun yaşayan halini tanıyordum.
İşte insanın yüreğini en çok acıtan da bu…
Bir insanın öldürüldüğünü duyduğunuzda büyük bir üzüntü yaşarsınız. Ama o insanla aynı masada oturmuşsanız, gözlerinin içine bakarak sohbet etmişseniz, hayallerini kendi sesinden dinlemişseniz, o ölüm artık yalnızca bir ölüm haberi olmaktan çıkar.
Birlikte yaşadığınız geçmişin içine yerleşir.
Yıllar sonra bile bir şarkının ortasında, bir fotoğrafın karşısında, bir çay bardağının buğusunda yeniden karşınıza çıkar.
Ve siz o insanın yalnızca ölümüne değil, yaşayamadığı bütün yıllarına da üzülürsünüz.
Metin'in göremediği sabahlara, çekemediği fotoğraflara, yazamadığı haberlere, söyleyemediği sözlere…
Birlikte oturup bir daha konuşamayacağımız bütün o güzel günlere…
İnsanın içini asıl yakan, bir hayatın yalnızca sona ermesi değil, o hayatın içinde henüz yaşanmamış ne kadar çok şey olduğunun farkına varmasıdır.
Bu kadar çok hayali olan bir insanın öldürülmesi nasıl bir acıdır, bilir misiniz?
Bir insanın geleceğinin elinden alınmasıdır bu. Onunla birlikte kurulmuş hayallerin yarım kalmasıdır. Bir annenin evladına, dostlarının arkadaşına, bir ülkenin de o insanın gelecekte yapabileceklerine duyduğu özlemdir.
Bazen düşünüyorum…
Metin yaşasaydı bugün neler konuşurduk?
Yıllar sonra yeniden bir araya gelseydik, o eski çay ocağındaki sohbetlerimizi hatırlayıp güler miydik? Ülkemizin bugününü konuşurken gençliğimizdeki hayallerimizi yeniden hatırlar mıydık?
Acaba bana hangi fotoğraflarını gösterirdi? Hangi haberlerin peşinden gitmiş, hangi insanların hikayelerine dokunmuş olurdu?
Bunların hiçbirini bilemeyeceğim.
Ve insanı en çok yaralayan şeylerden biri de budur: Artık cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiniz sorularla yaşamaya devam etmek…
Yıllar geçiyor.
Hayat bizi başka şehirlere, başka ülkelere, başka hayatlara taşıyor. Her birimiz kendi yolumuzda ilerliyoruz. Yeni insanlar tanıyor, yeni anılar biriktiriyor, yaş alıyoruz.
Ama bazı dostlarımız, hafızamızda hep bıraktığımız yaşta kalıyor.
Biz yaşlanırken onlar genç kalıyor.
Ben bugün geçmişe dönüp baktığımda Süleymaniye'de sazını çalan Onur'u, hep birlikte söylediğimiz türküleri, üniversitenin o kalabalık koridorlarını, üniversite açılışlarımızı, İktisat'ın çay ocağını ve Metin'le yaptığımız sohbetleri hatırlıyorum.
O günlerde hissettiğimiz heyecanı, birbirimize duyduğumuz güveni, birlikte bir şeyleri değiştirebileceğimize olan inancımızı…
Ve içimde birbirine karışan iki duygu beliriyor.
Biri, o yılları yaşamış olmanın tarifsiz mutluluğu.
Diğeri, o güzel günleri paylaştığım bir dostumun hayatının böylesine acımasızca sona erdirilmiş olmasının hiç dinmeyen sızısı.
İnsan bazen geçmişi özlerken aslında yalnızca gençliğini özlemiyor.
O yıllardaki insanları, birlikte kurduğu hayalleri, bir daha asla aynı şekilde yaşayamayacağı anları özlüyor.
Ben de özlüyorum…
Süleymaniye'deki o türküleri, Onur'un sazının sesini, Metin'in sohbetlerini, çay ocağındaki uzun saatleri…
Birlikte güneşe yürüdüğümüz o güzel günleri özlüyorum.
Bugün bir yerlerde "Güneş'e Akın Var!" türküsünü duysam, eminim yine o yıllara dönerim.
Gözlerimi kapatırım…
Onur sazını çalıyordur.
Biz hep birlikte söylüyoruzdur.
Metin de oradadır.
Henüz hiçbir şey yarım kalmamıştır.
Hepimiz gencizdir.
Hepimizin önünde uzun bir hayat vardır.
Ve güneş, hepimiz için doğacaktır…
Güzel yıllardı…
Keşke bütün o güzel insanlar da bizimle birlikte yaş alabilseydi.
Keşke bugün yeniden aynı masanın etrafında oturabilseydik.
Bir bardak çay içip eski günleri konuşabilseydik.
Keşke Metin de burada olsaydı…
Çünkü bazı insanların yokluğuna alışılmıyor. Yalnızca o yoklukla yaşamayı öğreniyor insan.
Ve bazı acılar, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, ilk günkü gibi yüreğin bir yerinde yaşamaya devam ediyor.
Güneş'e akın vardı o yıllarda…
Biz güneşe yürürken, bazı dostlarımızı yolun ortasında kaybettik.
Ama onların anıları, sesleri ve yarım kalan hayalleri hala bizimle yürüyor…
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha