Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | AMERİKA’YI UZAKTAN SEYRETMEKLE, İÇİNDE YAŞAMAK AYNI ŞEY DEĞİL

Üç beş Netflix dizisi izleyip Amerika’yı tanıdığını düşünenler var. Birkaç sosyal medya videosundan, birkaç tatilden, birkaç aylık yaşam deneyiminden koskoca bir ülkenin sosyolojisini çözdüğüne inanıp yıllardır burada yaşayanlara, hatta bazen Amerikalılara Amerika’yı anlatanlar…
Buraya taşındıktan birkaç ay sonra kamerayı açıp;
“Amerikalılar şöyledir…”.
“Amerika’da hayat böyledir…”.
“Burada insanlar bunu yapmaz…” diye kesin hükümler verenler…
Bir de bütün bunları yaparken kendileri gibi düşünmeyenleri küçümseyen, insanları cahillikle, geri zekalılıkla yaftalayanlar var.
Oysa bir ülkeyi görmek başka şeydir, o ülkenin içinde yaşamak başka…
Bir toplumu seyretmek başka şeydir, o toplumun insanlarıyla yıllarca yan yana çalışmak, alışveriş yapmak, dostluk kurmak, sorun çözmek, para kazanmak, vergi ödemek, çocuk büyütmek, hastaneye gitmek, okul sisteminin içinde olmak, iş kurmak, müşteriyle uğraşmak, ekonomik krizini yaşamak, kültürel farklılıklarıyla yüzleşmek bambaşka bir şeydir.
Çünkü toplumlar ekrandan öğrenilmez.
Toplumlar temas ederek öğrenilir.
Benim Amerika deneyimim de tam olarak böyle bir temasın içinde oluştu.
Yıllardır burada çalışıyorum. Bir işyerim var. Her ekonomik gruptan, her eğitim düzeyinden, farklı mesleklerden, farklı ülkelerden ve farklı kültürlerden insanlarla birebir muhatap oluyorum.
Ve birlikte çalıştığım insanlara söylediğim ilk şeylerden biri hep şu olmuştur: “Bu kapıdan kim girerse girsin, kıyafetine bakarak onun hakkında karar verme. Görünüşüne göre davranma. Çünkü karşındaki insanın kim olduğunu bilmiyorsun. Zaten bilmek zorunda da değilsin. İnsan olması, ona aynı saygıyla davranman için yeterli.”…
Bunun benim için çok somut örnekleri oldu.
Amerika’nın en büyük McDonald’s restoranlarından birinin sahibi, yıllardır çok sevdiğim müşterilerimden biridir. Siparişlerini kim getirir biliyor musunuz? Kendisi.
Bazen de ailesinden biri. Yıllar boyunca siparişlerini yanında çalışan birine taşıttığını görmedim.
Kapıdan içeri girdiğinde, onu tanımayan birinin dış görünüşünden ekonomik durumunu, sahip olduğu işletmeleri ya da sosyal konumunu anlaması mümkün olmayabilir.
Zaten Amerika hakkında dışarıdan yapılan birçok değerlendirmenin yanıldığı noktalardan biri tam burada başlıyor:
Statü her toplumda aynı biçimde sergilenmez.
Bazı kültürlerde ekonomik güç görünür olmak ister.
Araba konuşur.
Saat konuşur.
Çanta konuşur.
Marka konuşur.
Unvan konuşur.
İnsanın kim olduğundan önce, sahip oldukları odaya girer.
Amerikan toplumunun tamamının bundan bağımsız olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Burada da gösteriş var, sınıfsal ayrımlar var, son derece zengin çevreler var, statünün sergilendiği sosyal gruplar var.
Ama aynı Amerika’da milyonlarca dolarlık işletmelerin sahibi olup son derece sıradan giyinen, kendi işini kendi yapan, paketini kendisi taşıyan, restoranda garsonla son derece doğal konuşan insanlarla da karşılaşabilirsiniz. İşte tam bu nedenle insanları kıyafetlerinden, arabalarından veya dış görünüşlerinden okumaya alışmış biri için Amerika zaman zaman şaşırtıcıdır.
Çünkü üzerindeki tişört size karşınızdaki insanın banka hesabını söylemez.
Ayakkabısı eğitimini söylemez.
Arabası zekasını söylemez.
Mesleği karakterini söylemez.
Aksanı kültürünü ölçmez.
Ve yaptığı iş insan olarak değerini belirlemez.
AMERİKA TEK BİR AMERİKA DEĞİLDİR!
Bence Amerika hakkında konuşurken yapılan en büyük hatalardan biri de budur: Amerika’yı tek bir kültürmüş gibi anlatmak.
Oysa Amerika dediğimiz ülke başlı başına devasa bir sosyolojik laboratuvardır.
New York başka bir Amerika’dır.
Florida başka.
California başka.
Texas başka.
Michigan başka.
Küçük bir kasabadaki Amerika ile büyük metropollerdeki Amerika aynı değildir.
Üstelik sorun yalnızca coğrafya da değildir.
Aynı şehirde, birkaç kilometrelik mesafe içinde bile ekonomik sınıf, eğitim düzeyi, etnik köken, göçmenlik geçmişi, din, meslek, yaş ve aile yapısı değiştikçe bambaşka Amerikalarla karşılaşabilirsiniz.
Ben bunu kitaplardan değil, yıllardır işyerimin kapısından içeri giren insanlardan öğrendim.
Latin Amerikalısıyla, Asyalısıyla, Avrupalısıyla, Ortadoğulusuyla, Afrikalısıyla, Amerika’da nesillerdir yaşayanıyla, yeni göç etmiş olanıyla…
Doktoruyla, avukatıyla, öğretmeniyle, işçisiyle, küçük işletme sahibiyle, büyük şirket yöneticisiyle…
Parası çok olanıyla, ekonomik olarak zorlananıyla…
İnsanlarla gerçek ilişki kurdukça bir gerçeği daha iyi anlıyorsunuz: İnsanları kategorilere ayırmak kolaydır; insanı gerçekten tanımak zordur.
Sosyal medya ise çoğu zaman bize kolay olanı satıyor.
SOSYAL MEDYANIN YENİ “UZMANLIK” BİÇİMİ…
Bugün başka bir ülkeye taşınmak ile o ülke hakkında otorite olmak arasındaki mesafe ne yazık ki bir telefon kamerası kadar kısaldı. İki ay önce uçağın kapısından çıkan biri, üçüncü ayda:
“Amerika’da hayat…” diye video çekmeye başlayabiliyor.
Elbette herkes kendi deneyimini anlatabilir.
Hatta anlatmalıdır.
Bir insanın “Ben burada bunu yaşadım” demesi son derece değerlidir. Sorun, “Ben bunu yaşadım.” ile “Burası böyledir.” arasındaki farkın ortadan kalkmasıdır.
Birincisi deneyimdir.
İkincisi genellemedir.
Bir insanın deneyimi gerçektir ama o deneyim bütün toplumun gerçeği değildir. Sosyolojik düşünce tam da burada başlar: Kendi yaşadığımız şeyi evrensel gerçek sanmamayı öğrendiğimiz yerde.
Çünkü birkaç arkadaş çevresi Amerika değildir.
Bir mahalle Amerika değildir.
Bir eyalet Amerika değildir.
Bir işyeri Amerika değildir.
Netflix hiç değildir.
Ben bile bunca yıldır burada yaşamama, çalışmama ve bu kadar farklı insanla temas etmeme rağmen “Amerikalılar böyledir.” demekte dikkatli davranırım.
Çünkü yıllar insana bazen bilgiden daha önemli bir şey öğretiyor: Bilmediğinin büyüklüğünü.
KÜLTÜRÜN EN DERİN YERİ GÜNDELİK HAYATTIR.
Bir toplumu gerçekten anlamak istiyorsanız yalnızca büyük olaylara bakmayacaksınız. İnsanların gündelik hayatta birbirlerine nasıl davrandıklarına bakacaksınız.
Kasada çalışan insana nasıl davranıyorlar?
Garsona nasıl sesleniyorlar?
Temizlik görevlisini görüyorlar mı?
Bir iş sahibinin çalışanıyla ilişkisi nasıl?
Zenginlik nasıl sergileniyor?
Çocuklara ne öğretiliyor?
İnsanlar kişisel alanı nasıl algılıyor?
Başkasının hayatına ne kadar müdahale ediyor?
Başarıyı nasıl tanımlıyor?
Başarısızlık karşısında nasıl davranıyor?
İşte kültür biraz da bu küçük davranışların toplamıdır.
Ve Amerika’da benim en fazla dikkatimi çeken şeylerden biri, gündelik hayatın birçok alanında insanların birbirlerinin yaşamlarına bizim alışık olduğumuz ölçüde müdahale etmemesidir.
Bu toplumda elbette dedikodu da vardır, entrika da vardır, kıskançlık da vardır, kötü niyetli insan da vardır.
Çünkü bunlar milliyet değil, insanlık sorunudur.
Ama herkesin hayatının merkezinde başkasının ne yaptığı, ne giydiği, ne kazandığı, kiminle yaşadığı olmak zorunda değildir.
İnsanların kendi hayatlarını kurmakla meşgul olduğu bir sosyal düzen, ister istemez farklı bir bireysellik yaratır.
ASIL SORUN: İNSANI “OKUMAYA” ÇALIŞMAK YERİNE İNSAN OLARAK GÖRMEKTEDİR.
Benim yıllardır iş hayatında öğrendiğim en önemli şeylerden biri bu. Kapıdan giren insanın üzerinde ne olduğuyla ilgilenmem.
Ne marka giydiğiyle…
Arabasıyla…
Aksanıyla…
Mesleğiyle…
Onun bana gösterdiği insanlıkla ilgilenirim.
Çünkü hayat bana defalarca gösterdi ki dışarıdan “çok önemli” görünen insanlar bazen küçücük davranışlarda sınıfta kalabilirken, toplumun sıradan kabul ettiği insanlar inanılmaz bir zarafet, kültür ve insanlık gösterebiliyor. Bunun için çalışanlarıma söylediğim o cümle aslında yalnızca bir işyeri kuralı değil.
Benim hayata bakışım: “Bu kapıdan kim girerse girsin, kıyafetine bakıp karar verme.”…
Çünkü insanı dış görünüşünden okumaya başladığınız anda aslında karşınızdakini değil, kendi önyargılarınızı görmeye başlarsınız.
UZAKTAN BAKANIN KESİN CÜMLELERİ, İÇİNDE YAŞAYANIN SORU İŞARETLERİ VARDIR.
Bence gerçek deneyimin insana kazandırdığı en güzel şeylerden biri de budur:
Keskinliğin azalması.
Bir ülkeyi gerçekten tanıdıkça daha az “bunlar böyledir.” demeye başlıyorsunuz. Çünkü istisnaların ne kadar çok olduğunu görüyorsunuz.
Sonra o istisnaların aslında istisna olmadığını fark ediyorsunuz.
İnsan çeşitliliğini görüyorsunuz.
Bir kültürün içindeki alt kültürleri…
Bir ekonomik sınıfın içindeki farklı insanları…
Göçmenlerin farklı hikayelerini…
Aynı meslek grubundaki farklı hayatları…
Ve bir noktadan sonra insanları kutulara yerleştirmek giderek zorlaşıyor.
Bence bilgelik biraz da burada başlıyor.
Çok şey gördükçe daha kesin konuşmakta değil, daha dikkatli konuşmakta. Çünkü cehalet çoğu zaman yüksek sesle konuşur.
Deneyim ise insana cümlelerinin başına küçük ama çok değerli kelimeler ekletir:
“Benim gördüğüm kadarıyla…”.
“Benim yaşadığım çevrede…”.
“Benim deneyimimde…”.
“Her yerde böyle olmayabilir ama…”.
İşte bu kelimeler bilgisizlik göstergesi değildir.
Tam tersine, düşünsel olgunluğun göstergesidir.
AMERİKA’YI ANLAMAK İSTİYORSANIZ, İNSANLARIN ARASINA GİRİN….
Amerika’yı Netflix’ten öğrenemezsiniz.
Instagram Reels’tan da…
TikTok’taki altmış saniyelik videolardan hiç öğrenemezsiniz.
Onlar size Amerika’nın bir görüntüsünü gösterebilir.
Ama görüntü ile hayat aynı şey değildir.
Amerika’yı anlamak istiyorsanız burada yaşayacaksınız.
Çalışacaksınız.
İnsanlarla temas edeceksiniz.
Farklı ekonomik sınıfların içine gireceksiniz.
Göçmenlerle konuşacaksınız.
Burada doğmuş insanlarla arkadaşlık edeceksiniz.
İş yapacaksınız.
Yanılacaksınız.
Önyargılarınızın kırıldığını göreceksiniz.
Ve yıllar sonra belki şunu anlayacaksınız: Bir ülkeyi tanımak, onun hakkında daha çok cümle kurabilmek değildir. Bazen bir ülkeyi gerçekten tanımaya başladığınızın en büyük göstergesi, onun hakkında eskisi kadar kolay genelleme yapamamaktır.
Ben yıllardır Amerika’da yaşıyorum.
Yıllardır çalışıyorum.
Her ekonomik düzeyden, her eğitimden, pek çok meslekten ve dünyanın pek çok kültüründen insanlarla birebir ilişki kuruyorum.
Ve bütün bu yılların bana öğrettiği şey Amerika hakkında birkaç kesin cümle değil.
Tam tersine…
İnsan denen varlığın ne kadar çeşitli olduğunu öğretti.
Kıyafetin insanı anlatmadığını…
Paranın kültürün garantisi olmadığını…
Mesleğin karakter olmadığını…
Unvanın insanlık ölçüsü olmadığını…
Ve hiçbir toplumun birkaç televizyon dizisine, birkaç sosyal medya videosuna ya da birkaç aylık kişisel deneyime sığdırılamayacağını öğretti.
Belki de mesele Amerika bile değil.
Sorun, dünyaya nasıl baktığımız.
İnsanı tanımadan hüküm mü veriyoruz?
Yoksa önce dinliyor, gözlemliyor, yaşıyor ve anlamaya mı çalışıyoruz? Çünkü insanı da toplumu da gerçekten anlamanın yolu yukarıdan bakmak değil, arasında yaşamaktır.
Ve bazen yılların sonunda öğrenilen en önemli şey şudur: Bilgi, her konuda söyleyecek bir sözünün olması değildir. Bilgi, hangi konuda kesin konuşmaman gerektiğini de bilmektir.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
5.00
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha