“Küsmek” ile “Bir tartışmadan sonra sakinleşmek için biraz mesafe istemek.” birbirine çok benzeyen ama psikolojik olarak oldukça farklı iki davranış. Özellikle yetişkin iki insanın duygusal ilişkisinde iletişimi keserek cezalandırma, karşı tarafın peşinden gelmesini bekleme ve sorunu konuşmak yerine sessizliğe çekilme alışkanlık haline gelirse, ilişkinin temelini zamanla ciddi biçimde aşındırabilir.
Küsmek aslında ne anlatır?
Küsen insan çoğu zaman yalnızca öfkeli değildir. Öfkenin altında kırgınlık, reddedilme korkusu, değersiz hissetme, anlaşılmama, terk edilme korkusu, gurur veya kontrolü kaybetme endişesi bulunabilir.
İnsan bazen açıkça, “Bunu yaptığında kırıldım. Sana ihtiyacım vardı. Beni önemsemediğini düşündüm.”
diyemediği için bunun yerine geri çekilir.
Sessizlik böylece kelimelerin yerine geçer: “Ne yaptığını kendin anlamalısın.”
Fakat burada çok önemli bir problem vardır: Karşı taraf zihin okuyamaz.
Küsen kişi kendi içinde “Beni gerçekten seviyorsa neden kırıldığımı anlamalı.” diye düşünebilir. Diğer kişi ise “Ne yaptığımı bilmiyorum, konuşmuyor, ne yaparsam yapayım düzelmiyor.” diye düşünür.
Böylece başlangıçtaki sorun neyse, bir süre sonra asıl mesele o olmaktan çıkar. İletişimin kendisi sorun haline gelir.
Neden bazı yetişkinler küser?
Bunun kökeni bazen çocuklukta öğrenilen ilişki biçimlerine kadar uzanabilir.
Duyguların açıkça konuşulmadığı bir ailede büyüyen biri, çatışmayı çözmeyi hiç öğrenmemiş olabilir. Evde öfke sessizlikle gösteriliyorsa çocuk şunu öğrenebilir:
“Kırıldığımda konuşmam. Geri çekilirim. Karşımdaki gelip beni bulur.”…
Başka bir insanda bunun altında terk edilme korkusu bulunabilir. Paradoksal biçimde, terk edilmekten korkan insan bazen karşısındakini kendinden uzaklaştırır ve ardından onun geri gelip gelmeyeceğini gözlemler.
Bu bir çeşit ilişki testi haline gelir: “Bakalım beni gerçekten önemsiyor mu?”…
Bir başkasında ise sorun kontrol olabilir. İletişimi kimin başlatacağına, barışmanın ne zaman gerçekleşeceğine ve karşı tarafın ne kadar bekleyeceğine sessiz kalan kişi karar verir. İşte burada küsmek masum bir kırgınlıktan çıkarak “silent treatment”, yani sessizlik yoluyla cezalandırmaya yaklaşabilir.
Fakat her sessizlik manipülasyon değildir
Bu ayrımı yapmak çok önemli.
Bir insan: “Şu anda çok öfkeliyim. Seni kıracak bir şey söylemek istemiyorum. Birkaç saat sakinleşeyim, akşam konuşalım.” diyorsa bu küsmek değildir.
Hatta çoğu zaman sağlıklı bir özdenetim biçimidir.
Ama kişi hiçbir açıklama yapmadan iletişimi kesiyor, mesajlara cevap vermiyor, sevgisini ve yakınlığını geri çekiyor, diğerinin ne olduğunu tahmin etmesini bekliyor ve ancak karşı taraf yeterince özür dilediğinde veya peşinden geldiğinde normale dönüyorsa durum farklıdır. Buradaki kritik fark sınır koymak ile cezalandırmak arasındaki farktır.
Sağlıklı mesafe, “Sakinleşmeye ihtiyacım var ve sonra konuşacağız.” der.
Küslük ise çoğu zaman, “Benim neden kızdığımı bul ve beni geri kazan.” mesajını verir.
Küslük ilişkiye ne yapar?
Bence en ağır etkisi kavganın kendisinden bile farklıdır: duygusal güvenliği bozar. İlişkide insanın bilmesi gereken temel şeylerden biri şudur: “Aramızda sorun çıksa bile birbirimizi kaybetmeyeceğiz. Konuşabiliriz.”…
Sürekli küslük yaşanan ilişkide bunun yerini başka bir düşünce alır: “Yanlış bir şey söylersem sevgisini ve iletişimini kaybedebilirim.”…
Ve kişi zamanla karşısındaki insanla doğal davranmak yerine onun tepkilerini yönetmeye başlar.
“Bunu söylersem yine küser mi?”…
“Şimdi bunu açmayayım.”…
“Boş ver, huzurumuz kaçmasın.”…
“Ben özür dileyeyim de konu kapansın.”…
Dışarıdan bakıldığında kavga azalmış gibi bile görünebilir. Oysa gerçekte ilişki iyileşmemiştir. İnsanlardan biri kendini sansürlemeye başlamıştır.
Bu noktadan sonra yakınlık da zarar görür. Çünkü gerçek yakınlık yalnızca birlikte güzel zaman geçirmek değildir. İnsanın rahatsız olduğu şeyi de karşısındakine söyleyebilmesidir.
Bir süre sonra tehlikeli bir döngü oluşabilir
Bir taraf küser ve uzaklaşır.
Diğer taraf kaygılanır ve peşinden gider.
Küsen kişi böylece geri çekilmenin işe yaradığını öğrenir. Diğer kişi ise ilişkiyi yeniden kurmanın sorumluluğunu üstlenir.
Barışılır.
Ama sorun gerçekten çözülmediği için bir sonraki olayda aynı mekanizma yeniden çalışır.
Zaman içerisinde roller kemikleşir: Biri uzaklaşan, diğeri ilişkiyi tamir eden kişi olur.
Ve en büyük problem burada ortaya çıkar. İlişkinin devamından artık iki kişi eşit derecede sorumlu değildir.
Daha da ilginci, bir gün peşinden giden kişi gitmemeye başlayabilir…
Bence birçok ilişkide asıl kırılma noktası budur.
Yıllarca veya aylarca barışmayı sağlayan insan bir noktada yorulabilir.
Önceleri mesaj atar.
Sonra daha az atar.
Önceleri açıklamaya çalışır.
Sonra susar.
Ve karşı taraf bunu yanlışlıkla,
“Artık eskisi kadar tartışmıyoruz.” diye yorumlayabilir.
Oysa bazen tartışmanın azalmasının nedeni huzurun artması değil, bir tarafın ilişkiden duygusal olarak çekilmeye başlamasıdır.
İnsan öfkeliyken hala ilişkiye yatırım yapıyor olabilir.
Fakat kayıtsızlaşmaya başladığında durum çok daha farklıdır.
Peki yetişkin bir insan neden “Beni kırdın.” diyemez?
Çünkü duygusal olgunluk yaşla otomatik olarak gelmez. İnsan 20 yaşında da 60 yaşında da duygularını ifade etmekte zorlanabilir.
Gerçek duygusal olgunluk, “Sen zaten böylesin. demek yerine, “Dün yaptığın şey beni değersiz hissettirdi.” diyebilmektir.
“Benimle konuşma.” yerine, “Çok kırıldım ve biraz zamana ihtiyacım var.” diyebilmektir.
Ve en önemlisi, “Haklı olmak mı istiyorum, yoksa bu ilişkiyi anlamak mı?” sorusunu sorabilmektir.
Böyle bir ilişki düzeltilebilir mi?
Evet, kesinlikle düzeltilebilir. Küsmek tek başına bir ilişkinin bitmeye mahkum olduğunu göstermez.
Fakat bunun çok önemli bir koşulu vardır: Davranışın sorun olduğunu iki kişinin de kabul etmesi gerekir.
Bir kişi sürekli, “Ben böyleyim.”…
“Sinirlenince konuşmam.”…
“Sen beni kızdırmasaydın ben de küsmem.” diyorsa değişim çok zordur.
Çünkü burada kişi kendi davranışının sorumluluğunu karşı tarafa vermektedir.
Sağlıklı değişim ise şöyle başlar: “Kırıldığım zaman içine kapanıyorum. Bunun seni cezalandırılmış veya terk edilmiş hissettirebileceğini fark ediyorum. Bundan sonra zamana ihtiyacım olduğunda sana bunu söyleyeceğim ve ne zaman konuşabileceğimizi belirteceğim.”…
Diğer kişinin de, “Sen uzaklaştığında panikleyip hemen peşinden geliyorum. Bundan sonra sana alan vereceğim ama sorunun konuşulmadan kapanmasını da kabul etmeyeceğim.” diyebilmesi gerekir.
İşte bu iki cümle ilişki dinamiğini tamamen değiştirebilir. Çünkü artık küsen ve kovalayan iki insan değil, problemi birlikte çözmeye çalışan iki yetişkin vardır.
Çift terapisi de özellikle bu tür tekrar eden “biri uzaklaşıyor–diğeri kovalıyor.” döngülerinde oldukça yararlı olabilir.
Ne zaman ilişki için ciddi bir tehlike haline gelir?
Tek bir küslükten ziyade örüntüye bakmak gerekir.
Küslük sürekli tekrarlanıyorsa, günlerce sürüyorsa, karşı tarafı cezalandırmak amacı taşıyorsa, sevgi ve yakınlık pazarlık aracına dönüşüyorsa, her seferinde aynı kişinin özür dilemesi bekleniyorsa, sorunlar hiçbir zaman konuşulmuyorsa ve özellikle diğer kişi artık düşüncelerini söylemekten korkuyorsa ilişkinin yapısı sağlıksızlaşmış demektir.
Ama yine de “bu ilişki kesin biter” denemez.
Asıl belirleyici soru şudur: İki insan da ilişkiyi değiştirmek için kendi payına düşen sorumluluğu almaya hazır mı?
Çünkü bir ilişkiyi tek kişinin sabrı uzun süre ayakta tutabilir; ama tek kişinin çabası sağlıklı hale getiremez.
Ve bence burada çok önemli bir ayrım daha var:
Sevmek ile ilişki kurabilmek aynı şey değildir.
İki insan birbirini gerçekten sevebilir ve yine de birbirleriyle son derece sağlıksız bir ilişki yaşayabilirler. Sevginin bulunması, iletişim becerisinin de bulunduğu anlamına gelmez.
Olgun bir ilişkide amaç hiç kavga etmemek değildir.
Amaç şudur: Kavga ettiğimizde birbirimizi kaybetmeden, cezalandırmadan, aşağılamadan ve sevgimizi geri çekmeden yeniden birbirimize ulaşabiliyor muyuz?
Bence bir ilişkinin sağlığını gösteren en güçlü ölçütlerden biri de budur.
-Leyla Edinç
Yorum Yap