07/10/2026 09:58:00 - 6 · 109
Gençken yaşlanmak sandığımız şey, meğer hayattan eksilmek değilmiş. İnsan yıllar geçtikçe gençliğini değil; korkularını, başkalarının hükümlerini ve kendini ispat etme telaşını geride bırakıyormuş. Ve belki de hayat, tam bittiğini sandığımız yerlerde kendini anlatmaya başlıyormuş.
Gençken yaşları rakamlardan ibaret sanırdım.
Otuzun bir hali, kırkın başka bir hali, ellinin ise bambaşka bir dünyası varmış gibi gelirdi bana. İnsan belli bir yaşa geldiğinde bazı duygularını geride bırakır, bazı heveslerinden vazgeçer, aşka daha uzaktan bakar, hayattan beklentilerini azaltır sanırdım.
Hele kadınlara bakarken…
Belli bir yaşın üzerindeki kadınların artık çok şey görmüş, çok şey yaşamış ve bu yüzden hayatın bütün fırtınalarından çıkıp sakin bir limana ulaşmış olduklarını düşünürdüm.
Onların bizim gibi heyecanlanmadığını, bir telefon beklemediğini, bir sözün üzerinde saatlerce düşünmediğini, sevilip sevilmediğini kendine dert etmediğini sanırdım.
Kalpleri daha az kırılıyor zannederdim.
Belki de daha az sevdiklerini…
Şimdi düşünüyorum da ne kadar kolaymış uzaktan bir insanın yaşına bakıp onun kalbine dair hükümler vermek.
Çünkü insan kendi yaşına gelmeden hiçbir yaşın gerçekte ne anlama geldiğini bilmiyor.
Şimdi bir zamanlar uzaktan baktığım o kadınların yaşındayım.
Ve şaşırarak görüyorum ki içimde hala bütün yaşlarım var.
Yirmi yaşındaki halim de burada bir yerde. Bazen bir şarkıyla çıkıyor karşıma. Bazen eski bir fotoğrafla. Bazen hiç beklemediğim bir anda duyduğum bir kokuyla…
Otuz yaşındaki ben de burada.
Hayatı yetişilecek bir yer zanneden, her şeyi aynı anda düzeltmeye çalışan, bazı insanları kaybetmemek için kendinden fazla veren o kadın…
Kırklarım da benimle.
Nelerin değişmeyeceğini yavaş yavaş kabul ettiğim, bazı kapıları kapatmanın yenilgi değil huzur olduğunu öğrendiğim yıllar…
Ve şimdi bulunduğum yaş…
Garip olan şu ki insan aynaya baktığında yılları görüyor ama içinden baktığında kendisini hala aynı kişi sanıyor.
Gençken bunu bilmiyordum.
Yaş almanın insanın içindeki genç kadını öldürmediğini bilmiyordum.
Sadece onun yanına başka kadınlar ekliyormuş hayat.
Daha çok görmüş biri.
Daha çok kaybetmiş biri.
Daha çok affetmiş ama artık her şeyi affetmek zorunda olmadığını öğrenmiş biri.
Kime kapısını açacağını, kimin ardından o kapıyı sessizce kapatacağını bilen biri.
Eskiden olgunluğu hiçbir şeyi umursamamak sanırdım.
Meğer tam tersiymiş.
Olgunluk, neyi umursamaya değer olduğunu öğrenmekmiş.
Her tartışmayı kazanmak istememekmiş mesela.
Her yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışmamak…
Herkese kendini anlatmak zorunda hissetmemek…
Bir insan seni yanlış anlamakta ısrar ediyorsa bazen bırakabilmek…
Bir masadan kalkman gerekiyorsa kalkabilmek…
Bir dostluk seni sürekli yoruyorsa geçmişinin hatırına bugünün huzurunu feda etmemek…
Birinin seni sevmesini istiyorsan bunun için kendinden vazgeçmemek…
Gençken bunların bazılarını gurur zannederdim.
Şimdi adına özsaygı diyorum.
Yalnızlığı da yanlış anlamışım.
Bir zamanlar yalnız kalmaktan korkardım. Şimdi insanın yanlış insanlarla birlikteyken çok daha yalnız olabileceğini biliyorum.
Kalabalık sofraların her zaman dostluk anlamına gelmediğini, yıllardır tanıdığın birinin seni gerçekten tanımayabileceğini, her gün konuştuğun biriyle aslında hiçbir şey paylaşmıyor olabileceğini öğrendim.
Bazen de yıllar sonra karşılaştığın bir insanla birkaç saat içinde kendini evinde hissedebiliyorsun.
Demek ki yakınlığı zaman değil, sahicilik yaratıyormuş.
Aşk hakkında da çok yanılmışım.
Gençken aşkı büyük cümlelerde arardım.
Özlemde, tutkuda, kavuşmalarda, ayrılıklarda…
Birinin seni çok sevmesinin yeterli olduğunu sanırdım.
Şimdi biliyorum ki sevgi tek başına her zaman yetmiyor.
İnsan sevildiği yerde güvende de hissetmek istiyor.
Dinlenmek istiyor.
Anlaşılmak istiyor.
Olduğu kişi olarak kabul edilmek istiyor.
Bir insanın yanında sürekli kendini açıklamak, kanıtlamak, savunmak zorunda kalmamak istiyor.
Ve belli bir yaştan sonra aşk bitmiyor.
Belki tam tersine, ilk kez ne olmadığını öğreniyorsun.
Aşkın peşinden koşmak olmadığını…
Belirsizlik içinde beklemek olmadığını…
Birinin seni seçmesini umut ederek kendini unutmak olmadığını…
Acı çekmenin büyük sevginin kanıtı olmadığını…
Aşk bazen çok daha sessiz bir şeymiş.
Birinin yanında susabilmek mesela…
Hastalığında çorbanı getirmesi.
Kalabalıkta gözlerinin seni araması.
Sen anlatırken telefonuna değil yüzüne bakması.
Bir cümlenin ortasında ne demek istediğini anlaması.
Ve en önemlisi, yanında kendin olmaktan korkmamak.
Belki gençken küçümseyeceğim şeylerdi bunlar.
Şimdi biliyorum; hayat tam da bu küçük şeylerin toplamı.
Bir de “geç kalmak” meselesi var.
İnsan belli bir yaşa geldiğinde ister istemez dönüp arkasına bakıyor.
“Başka türlü yaşasaydım nasıl olurdu?” diyor…
Şunu daha erken bıraksaydım…
Bunu daha erken başlatsaydım…
O insan için bu kadar üzülmeseydim…
Kendimi başkalarının beklentilerine göre bu kadar şekillendirmeseydim…
Daha çok gezseydim.
Daha çok sevseydim.
Daha çok “hayır” deseydim.
Daha çok “evet” deseydim.
Bazen insan kendi hayatından çaldığı yılları düşünüyor gerçekten.
Ve bazı geceler insanın içine çok sessiz bir soru düşüyor:
Acaba geç mi kaldım?
Sonra başka bir şeyi fark ediyorsun.
Bugünkü aklın zaten o yılların içinden geçerek oluştu.
Bugünkü sen, dün yaptığın yanlışların da eseri.
Kaybettiğin insanların…
Yanlış kapılarda beklediğin zamanların…
Gereğinden fazla verdiğin sevgilerin…
Söyleyemediğin sözlerin…
Cesaret edemediğin kararların…
Hepsi bugünkü seni bir yerinden inşa etti.
Belki sorun geçmişe dönüp her şeyi düzeltmek değil.
Geçmişte öğrenemediğini bugün öğrenebilmek.
Çünkü hayatın en büyük yanılgılarından biri, gençliği hayatın kendisi sanmak.
Değilmiş.
Gençlik hayatın yalnızca başlangıcıymış.
İnsan bazı şeyleri ancak yıllar geçince görüyor.
Kimin gerçekten yanında olduğunu…
Hangi kaybın aslında kurtuluş olduğunu…
Hangi “hayır”ın seni koruduğunu…
Hangi gecikmenin seni yanlış bir hayattan uzak tuttuğunu…
Hangi yalnızlığın seni kendine geri getirdiğini…
Ve en önemlisi, insan zamanla kendisine dönüyor.
Gençken başkalarının gözlerinden bakıyoruz kendimize:
Güzel miyim?
Seviliyor muyum?
Başarılı mıyım?
Yeterli miyim?
Beni beğeniyorlar mı?
Beni arıyorlar mı?
Beni özlüyorlar mı?
Yıllar geçtikçe sorular değişiyor:
Ben mutlu muyum?
Ben bunu gerçekten istiyor muyum?
Bu insanın yanında kendim olabiliyor muyum?
Bu hayat gerçekten bana mı ait?
Bence yaş almak tam olarak budur.
Cevapları bulmak değil; sonunda doğru soruları sormaya başlamak.
Bugün gençliğimde hayal ettiğim o kusursuz, her şeyi çözmüş, hiçbir şeye üzülmeyen kadın değilim.
İyi ki de değilim.
Hala kırılıyorum.
Hala özlüyorum.
Hala bazı geceler geçmişi düşünüyorum.
Hala bir şarkı kalbimin hiç beklemediğim bir yerine dokunabiliyor.
Hala sevmenin heyecanını, sevilmenin sıcaklığını önemsiyorum.
Hala yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, yeni şeyler öğrenmek istiyorum.
Hala hayatın beni şaşırtabileceğine inanıyorum.
Demek ki insanın yaşı ilerliyor ama kalbinin takvimi başka türlü işliyor.
Fakat artık önemli bir fark var:
Kendimi eskisi kadar kolay terk etmiyorum.
Bir başkasının beni seçmesi uğruna kendimden vazgeçmiyorum.
Gidenin arkasından hayatımı göndermiyorum.
Biten her şeyi başarısızlık saymıyorum.
Her kaybı eksilmek zannetmiyorum.
Çünkü bazı şeyler hayatımızdan çıktığında aslında bize yer açıyor.
Bunu öğrenmek için yıllar gerekiyormuş.
Gençken belli bir yaşa geldiğimde hayatın yavaşlayacağını düşünürdüm.
Şimdi görüyorum ki yavaşlayan hayat değilmiş.
Gürültüymüş.
Başkalarının ne düşündüğünün gürültüsü…
Kendini ispat etme telaşı…
Her yere yetişme çabası…
Herkes tarafından sevilme arzusu…
Yanlış insanları kaybetmekten korkmak…
Onlar azaldıkça insan hayatın sesini ilk kez gerçekten duyabiliyor.
Belki de bu yüzden bugün gençliğimden daha az zamanım olmasına rağmen kendimi hayata daha yakın hissediyorum.
Çünkü artık zamanın sonsuz olmadığını biliyorum.
Bir kahvenin sıcaklığını, güzel bir sohbeti, uzun bir yolculuğu, sevdiğim birinin sesini, sağlıklı uyandığım sıradan bir sabahı eskisinden daha fazla önemsiyorum.
Gençken büyük mutlulukların peşindeydim.
Şimdi hayatın küçük mutluluklardan yapılmış büyük bir şey olduğunu biliyorum.
Ve bugün geçmişteki halime bir şey söyleyebilseydim, ona yaş almaktan korkmamasını söylerdim.
“Sandığın gibi olmayacak.” derdim.
“Bir sabah uyanıp hayattan kesilmiş bir kadına dönüşmeyeceksin. İçindeki genç kız seninle gelecek.Sadece artık yanında daha bilge bir kadın da olacak. Ona ‘kimseyi sevme’ demeyecek. Sadece kendini de sevmesini hatırlatacak. ‘Hayal kurmayı bırak’ demeyecek. Sadece hangi hayalin gerçekten kendisine ait olduğunu soracak. Ağlama’ demeyecek. Ama zamanla kimin ve neyin için ağlamaya değdiğini öğrenecek. Ve bir gün anlayacaksın: Yaş almak hayattan uzaklaşmak değilmiş.
Hayatın ne olduğunu anlayabilecek kadar ona yaklaşmakmış.”…
Şimdi bulunduğum yerden geriye baktığımda gençliğimi özlediğim anlar elbette oluyor. Ama gençliğime dönmek istemiyorum.
Çünkü gençliğin güzelliğinin yanında bugünkü bilincimi, bugünkü sakinliğimi, insanları ve hayatı okuyabilme biçimimi bırakmak istemiyorum.
Ben yıllarımı yalnızca yaşamadım.
Onlardan yapıldım.
Her sevincimden, her hayal kırıklığımdan, her vedadan, her yeniden başlangıçtan üzerimde görünmeyen bir şey kaldı.
Bugün artık gençliğimde olmak istediğim kadın olmaya çalışmıyorum.
Bugünkü kadını tanımaya, anlamaya ve sevmeye çalışıyorum.
Çünkü sonunda anladım:
Hayat, bir gün varacağımız kusursuz bir yaş değil.
Bütün yaşlarımızı içimizde taşıyarak yürüdüğümüz uzun bir yol.
Ve belki insanın kendisine verebileceği en büyük armağan, geride kalan yıllara bakıp “Keşke”lerle kendini cezalandırmak yerine, önünde kalan zamana bakıp şunu söyleyebilmek:
Daha bitmedi.
Belki bazı şeyler için geç kaldım.
Belki bazı yollar artık bana kapalı.
Belki bazı insanlar, bazı ihtimaller, bazı yıllar bir daha geri gelmeyecek.
Ama ben hala buradayım.
Hala hissediyorum.
Hala merak ediyorum.
Hala sevebilirim.
Hala şaşırabilirim.
Hala yeniden başlayabilirim.
Ve bugün biliyorum ki hayatın asıl zenginliği kaç yıl kaldığını bilmekte değil; kalan yılların artık gerçekten sana ait olduğunu fark etmekte.
Gençken hayatın önümde olduğunu sanırdım.
Şimdi ise çok daha kıymetli bir şey biliyorum:
Hayat önümde ya da arkamda değil.
Hayat tam burada.
Ve galiba insan, bunu anladığı yaşta gerçekten yaşamaya başlıyor.
-Leyla Edinç
Yorum Yap