09/10/2026 10:52:00 - 6 · 49
Sevginin, sadakatin ve insan ilişkilerindeki görünmez eşitsizliğin üzerine…
İnsan ilişkilerinin belki de en acımasız tarafı, birinin gitmesi değildir. Asıl acı olan, bir insanın başka bir insanın hayatındaki yerini o kadar garanti görmesidir ki, giderken ardında ne bıraktığını düşünmeye bile ihtiyaç duymamasıdır.
Bazı insanlar vardır; sevdiklerini söylerler. Güvendiklerini, saygı duyduklarını, hayatlarında özel bir yere koyduklarını anlatırlar. Sözcükleri sıcak, yakınlıkları samimi, varlıkları zaman zaman vazgeçilmez gibidir. Fakat gün gelir, hiçbir açıklama yapmadan uzaklaşırlar. Ne bir veda vardır ne de yaşananları anlamlandırmaya imkan tanıyan bir konuşma. Kendi içlerinde verdikleri bir kararın, kendi kendilerine büyüttükleri bir kırgınlığın ya da yalnızca kendilerinin bildiği bir gerekçenin ardından çekip giderler.
Geride kalan insan ise çoğu zaman neyin bittiğini bile bilmez. Çünkü bazı ayrılıklar açıkça yaşanmaz. Bir ilişki sona erdirilmez; yalnızca bir taraf, diğerinin hayatından sessizce çıkar. Ardında sorular, belirsizlikler ve tamamlanmamış cümleler bırakarak…
Sonra hayat devam eder.
Giden başka hayatlara karışır, başka insanlara dokunur, başka ilişkilerin içinde kendisine yeni anlamlar arar. Yeni heyecanlar yaşar, yeni ihtimalleri dener. Belki mutluluğu bulacağını düşünür, belki de yalnızca kendi içindeki boşluğu susturmaya çalışır.
Ve bir gün geri döner.
Üstelik bazen öyle doğal, öyle rahat, öyle hiçbir şey yaşanmamış gibi döner ki, insan ister istemez şu soruyu sorar: Bir insan, ardında bıraktığı kalbin hala aynı yerde durduğundan nasıl bu kadar emin olabilir?
Sorunun özü tam burada saklıdır. Sevgi mi, alışkanlık mı, yoksa sahip olduğundan emin olmanın verdiği rahatlık mı?
Modern insan ilişkilerinde sevgi, çoğu zaman duygusal bir bağlılıktan çok, kişisel ihtiyaçların karşılandığı bir güven alanına dönüşebiliyor. Bir insanın kendisini koşulsuz kabul eden, dinleyen, anlayan, yargılamayan ve zor zamanlarında yanında duran bir başkasına sahip olması kuşkusuz büyük bir ayrıcalıktır. Ancak bu ayrıcalığın farkında olmakla onu kendiliğinden var olan bir hak gibi görmek arasında derin bir ahlaki fark vardır.
Bazı insanlar kendilerine sunulan sevgiyi zamanla bir emek olarak değil, hayatlarının doğal bir parçası olarak algılamaya başlarlar.
Nasıl olsa oradadır.
Nasıl olsa anlar.
Nasıl olsa affeder.
Nasıl olsa kapıyı kapatmaz.
İşte sevginin en tehlikeli biçimde sıradanlaştırıldığı yer burasıdır. Çünkü bir insanın sadakati, karşısındaki insanın sorumsuzluğunu taşıma yükümlülüğü değildir. Birinin anlayışlı olması, her davranışın anlaşılacağı anlamına gelmez. Birinin sevmesi, sonsuza kadar bekleyeceğine dair verilmiş sessiz bir söz değildir.
Oysa kimi ilişkilerde taraflardan biri özgürlüğü kendisine, sadakati diğerine yakıştırır.
Kendisi gidebilir, uzaklaşabilir, başka ihtimalleri deneyebilir. Fakat geride bıraktığı insanın aynı yerde, aynı duyguyla, aynı kabullenişle kalacağını varsayar.
Bu, sevginin değil, ilişkideki duygusal eşitsizliğin göstergesidir.
Bir insan neden geri döner?
İnsan davranışlarını yalnızca aşk üzerinden açıklamak, insan ruhunun karmaşıklığını görmezden gelmektir.
Çünkü her dönüş sevgiyle ilgili değildir.
Bazen insan sevdiğine değil, alıştığı yere döner.
Bazen bir insanı değil, o insanın yanında hissettiği kendisini özler.
Bazen yeni bir ilişkinin heyecanı söndüğünde, eski bir ilişkinin güvenini hatırlar.
Bazen yalnızlık ağır gelir. Bazen yaş ilerledikçe belirsizlik korkutucu olur. Bazen dışarıdaki dünyanın sanıldığı kadar sıcak olmadığı anlaşılır.
Ve bazen insan gerçekten pişman olur.
Elbette bütün dönüşleri çıkarcılıkla açıklamak da haksızlıktır. İnsan değişebilir, yanılabilir, duygularını geç anlayabilir. Kaybettiği bir ilişkinin değerini ancak uzaklaştığında fark edebilir.
Fakat burada belirleyici olan dönüşün kendisi değil, dönüşün taşıdığı ahlaki sorumluluktur.
Çünkü gerçek pişmanlık, geçmişi yok sayarak yeni bir başlangıç istemek değildir.
Gerçek pişmanlık, geride bırakılan insanın yaşadıklarını görmeyi göze almaktır.
Bir açıklama yapabilmektir.
Bir özür dileyebilmektir.
Soruların karşısında kaçmadan durabilmektir.
Ve en önemlisi, geri dönülen insanın artık eskisi gibi hissetmeyebileceğini kabul edebilmektir.
Çünkü dönmek isteyen herkesin bir gerekçesi olabilir; ama her gerekçe, geri dönülen insanın kalbinde yeniden yer edinmeye yetmez.
Günümüz ilişkilerinin sosyolojisi: İnsanlar mı vazgeçilmez, seçenekler mi sınırsız?
İçinde yaşadığımız çağ, insan ilişkilerinin doğasını da derinden değiştirdi. Tüketim kültürü yalnızca satın aldığımız nesneleri değil, ilişkilerimize yüklediğimiz anlamları da etkiliyor.
Sürekli yenisinin, daha iyisinin, daha heyecan vericisinin bulunabileceği düşüncesi, kimi zaman insan ilişkilerine de sızıyor. Dijital dünyanın sunduğu sınırsız karşılaşma imkanları, bazı bireylerde bağlılığı bir değer olmaktan çıkarıp seçenekler arasında yapılan geçici bir tercihe dönüştürebiliyor.
Sosyolog Zygmunt Bauman’ın akışkan aşk kavramıyla tartıştığı modern ilişki biçimlerinde, insanlar bir yandan yakınlık ve güven ararken diğer yandan bağlanmanın getirdiği sorumluluktan çekinebiliyor.
Hem sevilmek hem özgür kalmak…
Hem ait olmak hem hesap vermemek…
Hem birinin hayatında özel bir yere sahip olmak hem de kendi hayatındaki bütün kapıları açık tutmak…
Bu çelişki, çağdaş ilişkilerin önemli gerilimlerinden biridir. Elbette özgürlük, insanın en temel haklarından biridir. Hiç kimse istemediği bir ilişkide kalmaya mecbur değildir. Hiçbir sevgi, bir başkasını hayat boyu aynı duygunun içinde tutma hakkı vermez.
Ancak özgürlükle sorumsuzluk aynı şey değildir.
Bir ilişkiden ayrılmak özgürlüktür.
Karşısındaki insanı belirsizlik içinde bırakmak ise bir tercihtir.
Başka bir hayat kurmak bireysel bir haktır.
Fakat geçmişte bırakılan insana hiçbir açıklama yapmadan, yaşananları gizleyerek ve onun hala aynı duygusal noktada olduğunu varsayarak geri dönmek, dürüstlük ve karşılıklılık bakımından sorgulanması gereken bir davranıştır.
Çünkü insan ilişkilerinde etik, yalnızca birlikteyken nasıl davranıldığıyla ilgili değildir.
Bir insanın karakteri, bazen en çok artık yanında kalmak istemediği insana nasıl davrandığında görünür.
Geri dönülen insanın görünmeyen hikayesi nedir?
Gidenlerin hikayesi çoğu zaman daha görünürdür.
Neden gittikleri, nerelere savruldukları, neler yaşadıkları, hangi hayal kırıklıklarından geçtikleri konuşulur.
Peki ya geride kalanlar?
Onların sessizliğinde neler birikir?
Bir insanın hiçbir açıklama yapılmadan hayatından çıkarılması, yalnızca bir ayrılık deneyimi değildir. Aynı zamanda kişinin yaşadıklarını anlamlandırma hakkının da elinden alınması gibidir.
İnsan zihni tamamlanmamış hikayeleri kolay kolay geride bırakamaz.
Söylenmemiş cümleleri düşünür.
Verilmemiş cevapların peşinden gider.
Kendi davranışlarını tekrar tekrar sorgular.
Bazen hiç işlemediği bir suçun nedenini kendisinde arar.
Oysa her gidiş, geride kalanın eksikliğinden doğmaz.
Bazen giden insanın kendi iç dünyasında çözemediği çatışmalar vardır. Bazen yakınlık korkutur. Bazen sorumluluk ağır gelir. Bazen de insan, kendisine gösterilen sevginin değerini anlayacak duygusal olgunluğa henüz ulaşmamıştır.
Ama bütün bunlar, geride bırakılan insanın yaşadığı kırgınlığı ortadan kaldırmaz.
Ve belki de en önemlisi, giden kişinin geri dönmesiyle geçen zaman geri gelmez.
Çünkü bekleyen insan da değişir.
İlk günkü özlem, zamanla kırgınlığa dönüşebilir.
Kırgınlık, sessiz bir kabullenişe…
Kabulleniş ise bazen geri dönüşü olmayan bir duygusal uzaklığa…
Bir zamanlar kapının açılmasını bekleyen insan, günün birinde o kapının neden kapalı kalması gerektiğini anlayabilir.
İşte bu yüzden bazı dönüşler geç kalınmış dönüşlerdir.
Gelen kişi aynı evi, aynı sıcaklığı, aynı sevgiyi bulacağını düşünür. Oysa bilmediği bir şey vardır:
İnsan bazen bir başkasını beklerken değil, beklemekten vazgeçtiğinde değişir.
Sevmek, sahip olmak değildir
Sevginin en çok karıştırıldığı duygulardan biri sahip olma arzusudur.
Bir insanı hayatında istemek, onun iyiliğini istemekle her zaman aynı anlama gelmez.
Birinin varlığından huzur duymak, o insana huzur verdiğimiz anlamına gelmez.
Birinin sevgisine ihtiyaç duymak, onu sevdiğimizin kesin kanıtı değildir.
Çünkü sevgi yalnızca kişinin kendi içinde yaşadığı bir duygu değil, aynı zamanda başka bir insanın varlığını ve özerkliğini tanıma biçimidir.
Gerçek sevgi, karşısındaki insanın da incinebileceğini bilir.
Onun da gururu, sınırları, hayal kırıklıkları ve vazgeçme hakkı olduğunu kabul eder.
Sevgi, bir insanın hayatında yer edinmek kadar, o yerin sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Ve belki de en büyük yanılgı, bir insanın bizi çok sevmesinin, ona nasıl davranırsak davranalım sevgisinin değişmeyeceği anlamına geldiğini sanmaktır.
Oysa sevgi güçlü olabilir ama sınırsız değildir.
İnsan affedebilir ama unutmayabilir.
Anlayabilir ama yeniden güvenmeyebilir.
Özleyebilir ama geri dönmek istemeyebilir.
Hatta sevmeye devam ederken bile bir ilişkinin kendisine iyi gelmediğine karar verebilir.
Çünkü olgunluk, her sevdiğini hayatında tutmaya çalışmak değil, bazen sevginin tek başına yeterli olmadığını anlayabilmektir.
Bir insanın hayatında liman olmak…
İnsan bazen bir başkasının hayatında güvenli bir liman olur. Fırtınalar dindiğinde hatırlanan, yalnızlık ağırlaştığında aranan, dışarıdaki dünya yorucu geldiğinde dönülmek istenen bir liman…
Ama burada sorulması gereken önemli bir soru vardır:
Bir insanın sığınacak limanı olmakla, onun gerçekten yaşamak istediği yer olmak aynı şey midir?
Bir insan yalnızca yorulduğunda mı gelir?
Yoksa hayat güzelken de orada olmayı ister mi?
Sadece kendi yaralarını sarmak için mi yakınlaşır?
Yoksa karşısındaki insanın yaralarını da görür mü?
Çünkü sevgi, yalnızca zor zamanlarda ihtiyaç duyulan bir sığınak olmamalıdır.
Sevgi, güzel günlerde de paylaşılmak istenen bir varoluştur.
Birlikte gülmektir.
Birlikte susabilmektir.
Birlikte yaşlanmayı göze almaktır.
Ve her şeyden önce, karşısındaki insanı kendi hayatının bekleme odasında tutmamaktır.
Her geri dönüş, yeniden başlangıç değildir
Hayatta bazı insanlar gider.
Bazıları döner.
Bazıları defalarca gidip gelir.
Bazılarıysa hiç gitmediği halde ruhen çoktan uzaklaşmıştır.
Ama bütün bu gidişlerin ve dönüşlerin ötesinde değişmeyen bir gerçek vardır:
İnsan, başka bir insanın hayatında ne kadar sevildiğini yalnızca kendisine söylenen güzel sözlerden anlayamaz.
Sevgi biraz da tutarlılıktır.
Dürüstlüktür.
Zor zamanlarda konuşabilme cesaretidir.
Kırıldığında cezalandırmak yerine anlatabilmektir.
Gitmek gerekiyorsa bile karşısındaki insanın onurunu incitmeden gidebilmektir.
Ve dönmek isteniyorsa, hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmak yerine, yaşananların sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Çünkü bir insanın kalbi, istenildiğinde çıkılıp istenildiğinde geri dönülen bir ev değildir.
Orada da zaman geçer.
Orada da mevsimler değişir.
Orada da biriken sessizlikler, söylenmeyen sözler, unutulmayan kırgınlıklar vardır.
Ve bazen kapı hala açık olsa bile, içeride eskiden bekleyen insan artık yoktur.
Hayatın öğrettiği en derin gerçeklerden biri budur:
Bir insanın sizi sevmesi, sizin ona dilediğiniz gibi davranma hakkınız olduğu anlamına gelmez. Ve bir insanın sizi affedebilmesi, hayatında yeniden aynı yeri vereceği anlamına hiç gelmez.
Giden olmak da mümkündür, kalan olmak da…
İnsan bazen gitmek zorundadır. Bazen kalmak, kendisine ihanet etmektir. Bazen de dönmek, geçmişte yapılan bir yanlışı onarmanın ilk adımıdır.
Sorun gitmek ya da kalmak değildir.
Asıl sorun, bütün bunları yaparken bir başka insanın hayatında nasıl bir iz bıraktığımızdır.
Çünkü insanın gerçek değeri, kaç kişinin kendisine geri döndüğüyle değil, kendisine emanet edilen duygulara ne kadar özen gösterdiğiyle de ölçülür.
Ve en çok hatırlanması gereken şudur: Kimsenin hayatında yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan bir ihtimal, yalnızlıkta başvurulan bir teselli, başka yollar tüketildiğinde dönülen bir adres olmamalı insan.
Sevgi, ara sıra uğranacak bir yer değildir.
Sevgi, varlığına saygı duyulan bir insanın hayatında, bilinçli ve sorumlu bir biçimde kalabilme iradesidir.
Bazen en büyük kayıp, bir insanın hayatımızdan gitmesi değil; onun hep orada olacağını sanırken, içindeki bize ait yeri çoktan kaybetmiş olmamızdır.
Ve bazı kapılar öfkeyle kapanmaz.
Kırgınlıkla da değil.
Yalnızca insan, bir gün sessizce anlar: Kendisini gerçekten seven birinin hayatında, sürekli geri dönülmeyi bekleyen kişi olmak zorunda değildir.
-Leyla Edinç
Yorum Yap