12/10/2026 18:38:00 - 5 · 58
Kıskançlığın, yetersizlik duygusunun ve başkasının başarısına tahammül edemeyen insan ruhunun anatomisi…
İnsan ruhunun en karanlık köşelerinden birinde, çoğu zaman kendimize bile itiraf etmek istemediğimiz bir duygu yaşar: Başkasının mutluluğundan rahatsız olmak.
Ne tuhaftır ki insan bazen kendi mutsuzluğundan çok, başkasının mutluluğuna tahammül edemez.
Bir dostumuzun başarısı neden içimizde sevinç yerine huzursuzluk yaratır? Bir arkadaşımız hayalini gerçekleştirdiğinde neden onunla gurur duymak yerine başarısının ardında bir kusur aramaya başlarız? Yıllardır tanıdığımız bir insan yükseldiğinde, neden onu olduğu yerde tutmak isteriz?
Daha da önemlisi başkasının hayatında açılan bir kapı, bizim yüzümüze kapanmış bir kapı olmadığı halde, neden bazen öyle hissederiz?
Belki de sorun başkasının ne kadar yükseldiği değildir.
Asıl sorun, onun yükselişinin bize kendi yerimizde sayışımızı hatırlatmasıdır.
Çünkü bazı başarılar yalnızca başarı değildir. Başka insanların zihninde çoktan gömülmüş hayalleri, ertelenmiş kararları ve cesaret edilememiş hayatları yeniden uyandıran aynalardır.
Ve herkes o aynaya bakabilecek kadar kendisiyle barışık değildir.
Kimileri aynada gördükleriyle yüzleşir, kendi hayatlarını değiştirmek için cesaret toplar.
Kimileri ise aynayı kırmayı tercih eder.
İşte başkasının başarısını küçümsemek, bazen o aynayı kırmanın en sessiz yoludur.
Başkasının Başarısı Neden Tehdit Olarak Algılanır?
İnsan yalnızca kendi hayatına bakarak kendisini değerlendiren bir varlık değildir. Çoğu zaman kim olduğunu, ne kadar başarılı olduğunu, neye sahip bulunduğunu ve toplumdaki yerini başka insanlarla karşılaştırarak anlamaya çalışır.
Sosyal psikolog Leon Festinger’in sosyal karşılaştırma kuramı, insanların kendi yeteneklerini ve düşüncelerini değerlendirmek için başkalarını ölçüt alabildiğini açıklar. Bu karşılaştırma bazen geliştiricidir. Bizden daha başarılı bir insan gördüğümüzde ondan öğrenir, kendimize yeni hedefler koyarız. Ama bazen aynı karşılaştırma, insanın içinde bir tehdit duygusu yaratır.
Özellikle de kişi kendi değerini başarı, para, statü, eğitim veya toplumsal kabul üzerinden tanımlıyorsa…
Çünkü böyle bir insan için başkasının yükselişi yalnızca bir başarı hikayesi değildir. Kendi konumuna ilişkin bir sorgulamadır.
Bir arkadaşının daha iyi bir işe girmesi, kendi mesleki tercihlerinden duyduğu memnuniyetsizliği hatırlatabilir.
Bir yakınının ileri yaşta üniversiteye başlaması, yıllardır ertelediği eğitim hayallerini yeniden gündeme getirebilir.
Bir kadının ekonomik bağımsızlığını kazanması, kendi hayatında cesaret edemediği kararlarla yüzleşmesine neden olabilir.
Oysa burada gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek vardır: Başkasının başarısı, bizim başarısızlığımızın kanıtı değildir.
Hayat tek kişilik bir yarış değildir.
Bir insanın mutlu olması, başka bir insanın mutluluk hakkını azaltmaz. Birinin başarılı olması, diğerinin başarabileceği ihtimalleri ortadan kaldırmaz.
Fakat kendi değerini sürekli başkalarının konumuyla ölçen insan için bu gerçeği içselleştirmek kolay değildir.
Çünkü onun zihninde başarı, herkesin ulaşabileceği farklı yolları olan bir yaşam deneyimi değil, birinin kazanabilmesi için diğerinin kaybetmesi gereken bir yarış haline gelmiştir.
Ve işte o noktada hayranlık, yerini tehdit duygusuna bırakabilir.
Kıskançlık mı, Hayranlık mı? Aynı Başarı Neden Farklı Duygular Uyandırır?
İki insan düşünelim.
İkisi de aynı arkadaşlarının yıllardır hayalini kurduğu bir başarıya ulaştığını öğreniyor.
Birincisi içtenlikle seviniyor.
“Ne kadar emek verdiğini biliyorum. Bunu gerçekten hak ettin.” diyor.
İkincisi ise aynı haberi duyduğunda yüzünde belirsiz bir gülümsemeyle soruyor: “Peki, bunu nasıl başarmış? Mutlaka bir tanıdığı vardır.”…
Aynı olay.
Aynı başarı.
Ama iki farklı ruhsal tepki.
Peki neden?
Çünkü insanlar yalnızca dış dünyada olup bitenlere değil, o olayların kendi iç dünyalarında uyandırdığı anlamlara da tepki verirler.
Kendisiyle barışık bir insan, başkasının başarısını kendi değerine yönelmiş bir saldırı olarak görmeyebilir.
Ama özsaygısı sürekli dışarıdan gelen onaya bağlı olan biri, başkasının yükselişini kendi yetersizliğinin görünür hale gelmesi gibi yaşayabilir.
Psikolojide kıskançlık ve haset birbirine yakın, ancak farklı anlamlar taşıyan duygulardır. Haset, bir başkasının sahip olduğu şeyi istemeyi veya onun sahip olmasından rahatsızlık duymayı içerebilir. Kıskançlık ise çoğu zaman değer verilen bir ilişkiyi ya da konumu kaybetme korkusuyla ilişkilidir.
Günlük yaşamda bu duygular sık sık iç içe geçer.
Ancak önemli olan, bu duyguların ortaya çıkması değil, insanın onlarla ne yaptığıdır.
Bir başkasının başarısını gördüğümüzde içimizde bir burukluk hissetmemiz bizi kötü bir insan yapmaz.
Belki de o başarı bize kendi eksikliğimizi hatırlatmıştır.
Belki uzun zamandır arzuladığımız ama ulaşamadığımız bir şeyle karşılaşmışızdır.
Belki de hayatın bize adil davranmadığını düşünmüşüzdür.
Bütün bunlar insani duygulardır.
Fakat bu duygularla yüzleşmek yerine karşı tarafın başarısını küçültmeye başladığımızda, içsel huzursuzluğumuzu başka bir insanın üzerine taşımış oluruz.
İşte insanın karakteri de çoğu zaman burada ortaya çıkar.
Başkalarının başarısı karşısında ne hissettiğimiz kadar, hissettiğimiz duyguyla ne yaptığımız da önemlidir.
Hayranlık, insana “Ben de öğrenebilirim.” dedirtebilir.
Haset ise bazen “O da başaramasın.” düşüncesine dönüşebilir.
Birincisi gelişimin kapısını aralar.
İkincisi insanı kendi iç dünyasının dar koridorlarına hapsedebilir.
Gerçekleşmemiş Hayatların Sessiz Öfkesi!..
İnsanın yalnızca yaşadığı bir hayatı yoktur.
Bir de yaşayabilecekken yaşayamadığını düşündüğü hayatları vardır.
Gitmek isteyip gidemediği üniversiteler…
Başlamak isteyip başlayamadığı işler…
Cesaret edemediği yolculuklar…
Söyleyemediği sözler…
Korktuğu için vazgeçtiği ilişkiler…
Başkalarının ne düşüneceğinden çekindiği için ertelediği kararlar…
Ve yıllar geçtikçe insanın içinde biriken o sessiz soru:
“Acaba deneseydim ne olurdu?”
İşte bazen bir başkasının başarısı, bu soruyu yeniden uyandırır.
Yıllarca kendi işini kurmak istediği halde cesaret edememiş bir insan, arkadaşının girişimci olmasına sevinmekte zorlanabilir.
Gençliğinde yurt dışında eğitim görmek isteyip bu hayalinden vazgeçmiş biri, başka birinin çocuğunun dünyanın saygın üniversitelerinden birine kabul edilmesini küçümseyebilir.
Hayatını değiştirmek için fırsatları olduğu halde korkularından dolayı harekete geçemediğini düşünen biri, ileri yaşta yeni bir başlangıç yapan insanı eleştirebilir.
Çünkü karşısındaki kişinin cesareti, kendi vazgeçişlerini görünür kılmıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Her gerçekleşmemiş hayal, cesaret eksikliğinin sonucu değildir. İnsanlar bazen yoksulluk, aile sorumlulukları, hastalıklar, ayrımcılık veya başka gerçek engeller nedeniyle istedikleri hayatı yaşayamazlar.
Bu yüzden herkesin geçmişine aynı ölçütle bakamayız.
Ancak bazı insanlar, kendi yaşamlarında taşıdıkları pişmanlıkları anlamlandırmak yerine, başkalarının yeni başlangıçlarını küçümseyerek rahatlamaya çalışabilir.
“Bu yaştan sonra ne gerek var?”…
“Şimdiye kadar yapamadıysan bundan sonra da yapamazsın.”…
“Bu kadar hayalperest olma.”…
Bu sözler bazen karşıdaki insandan çok, söyleyen kişinin kendi geçmişiyle ilgilidir.
Çünkü başkasının cesareti, insanın kendi hayatında susturduğu bir sesi yeniden duyurabilir.
Ve bazı insanlar o sesi dinlemek yerine, kendilerine onu hatırlatan kişiyi susturmayı seçer.
Oysa insanın kendi gerçekleştiremediği hayallerle barışabilmesi, başkalarının hayallerine saygı duyabilmesinin de önemli bir parçasıdır.
Başkasının cesareti, bizim korkaklığımızın kanıtı olmak zorunda değildir. Ama istersek, kendi cesaretimizin başlangıcı olabilir.
En Yakınımızdakiler Neden Bazen Başarımızdan Rahatsız Olur?
Belki de bu konunun en acı veren tarafı, insanın başarısından rahatsız olanların her zaman yabancılar olmamasıdır.
Bazen en yakınımızdakilerdir.
Ailemizden biri…
Yıllardır görüştüğümüz bir arkadaşımız…
Her sırrımızı paylaştığımız bir dostumuz…
Hatta zaman zaman hayat arkadaşımız…
Çünkü yakın ilişkiler yalnızca sevgi üzerine kurulmaz. İnsanlar arasındaki alışkanlıklar, roller, karşılıklı beklentiler ve güç dengeleri de bu ilişkilerin bir parçasıdır.
Bir ilişkide yıllardır yardım alan kişi sizseniz, bir gün kendi ayaklarınız üzerinde durmaya başlamanız ilişkinin alışılmış düzenini değiştirebilir.
Size sürekli yol gösteren biri, artık kendi kararlarınızı vermeniz karşısında şaşkınlık yaşayabilir.
Sizi hep kendisinden daha az başarılı görmüş bir arkadaşınız, sizin ilerlemenizle birlikte aranızdaki görünmez hiyerarşinin değiştiğini hissedebilir.
Böyle durumlarda rahatsızlığın kaynağı her zaman başarının kendisi değildir.
Bazen başarıyla birlikte değişen ilişkidir.
Çünkü bazı insanlar bizi severken, aynı zamanda hayatlarındaki belirli bir konumda kalmamıza da alışmış olabilirler.
Güçsüz olduğumuzda bize yardım etmekten mutluluk duyan biri, güçlendiğimizde aynı mutluluğu hissedemeyebilir.
Üzüntümüzü paylaşan bir arkadaşımız, sevincimizi paylaşmakta zorlanabilir.
İşte bu noktada insanın aklına çok önemli bir soru gelir:
Bir insanın bizim yanımızda olması, gerçekten bizim iyiliğimizi istediği anlamına her zaman gelir mi?
Elbette hayır.
Ancak bir kişinin başarımıza yeterince sevinememesi de tek başına bizi kıskandığını kanıtlamaz. Kendi sorunları, kaygıları veya duygularını ifade etmekte zorlanması da söz konusu olabilir.
Bu nedenle insan ilişkilerini tek bir davranış üzerinden yargılamak yerine, zaman içinde tekrarlanan tutumlara bakmak gerekir.
Başarımız sürekli küçümseniyor mu?…
Mutluluğumuz önemsizleştiriliyor mu?…
Yeni hedeflerimizle alay ediliyor mu?…
Kendi kararlarımızı verdiğimizde suçluluk duymamız mı sağlanıyor? Eğer bunlar bir ilişkinin sürekli tekrarlanan özellikleri hâline gelmişse, orada yalnızca kıskançlık değil, kişinin bireyselleşmesine duyulan rahatsızlık da bulunabilir.
Oysa gerçek dostluk, insanları oldukları yerde tutmak değildir. Değiştiklerinde de onlara saygı duyabilmektir.
Bir insanın hayatımızdaki yeri, onun bizden daha az başarılı olmasına bağlı olmamalıdır.
Çünkü sevgi bir üstünlük ilişkisi değildir.
Gerçek dost, sizinle yalnızca karanlığınızı paylaşan değil, ışığınız çoğaldığında da yanınızda kalabilen insandır.
Başarıyı Küçültmenin Psikolojisi!.
İnsan zihni, kendisi hakkında olumlu bir düşünceyi korumak ister.
Akıllı olduğumuza, yetenekli olduğumuza, doğru kararlar verdiğimize ve hayatımızı mümkün olduğunca iyi yönettiğimize inanmak isteriz.
Ancak bazen karşılaştığımız olaylar, kendimizle ilgili bu düşüncelerle çelişir.
Örneğin yıllardır bir kişinin başarılı olamayacağını söylemiş olabiliriz.
Onun yeterince yetenekli olmadığını düşünmüş, hedeflerini gerçekçi bulmamış, hatta hayalleriyle alay etmiş olabiliriz.
Sonra bir gün o kişi gerçekten başarır.
İşte o anda önümüzde iki seçenek vardır.
Birincisi, kendi değerlendirmemizi sorgulamaktır.
“Demek ki yanılmışım.”…
İkincisi ise onun başarısını küçültmektir.
“Şansı yaver gitti.”…
“Zaten birileri destek olmuştur.”…
“Abartılacak bir şey değil.”…
“Ben isteseydim ben de yapardım.”…
Bu ikinci yaklaşım, bazı durumlarda kişinin kendisiyle ilgili olumlu düşüncesini korumasına yardımcı olan bir savunma biçimi olabilir.
Psikolojide bilişsel çelişki kavramı, kişinin inançlarıyla karşılaştığı bilgiler arasında uyumsuzluk yaşadığında ortaya çıkabilen rahatsızlığı anlatır.
İnsan bu rahatsızlığı azaltmak için bazen düşüncesini değiştirir, bazen de karşılaştığı bilgiyi kendi inancına uygun biçimde yeniden yorumlar.
Başkasının başarısını küçümsemek, böyle bir yeniden yorumlamanın örneği olabilir.
Ama burada çok daha derin bir sorun vardır.
Bir insanın “Yanılmışım.” diyebilmesi için, yanılmış olmanın kendi değerini azaltmadığını bilmesi gerekir.
Kendi benliğini kusursuz olmak üzerine kurmuş bir insan için hata kabul etmek çok zor olabilir.
Oysa olgunluk, her zaman haklı çıkmak değildir.
Yeni bir gerçekle karşılaştığında düşüncelerini değiştirebilmektir.
Bazen bir başkasının başarısı karşısında söylenebilecek en değerli cümle şudur: “Seni yanlış değerlendirmişim. Beni şaşırttın ve senin adına sevindim.”…
Bu cümleyi söyleyebilmek insanı küçültmez.
Tam tersine, karakterini büyütür.
Çünkü başkasının hakkını teslim edebilmek, insanın kendi değeriyle barışık olmasının önemli göstergelerinden biridir.
Toplum Neden Yükseleni Aşağı Çekmeye Çalışır?
Bazı toplumlarda başarılı insanları desteklemek yerine, onların yükselişinden rahatsız olma eğilimini anlatmak için kullanılan bir benzetme vardır:
Yengeç sepeti zihniyeti.
Bu metaforda, bir sepetten çıkmaya çalışan yengecin diğerleri tarafından aşağı çekildiği anlatılır.
Bu, insan davranışlarını bilimsel olarak açıklayan bir doğa yasası değil, toplumsal ilişkilerdeki engelleyici tutumları betimleyen bir benzetmedir.
Ancak düşündürdüğü önemlidir.
Neden bazen bir insanın yükselmesini, hep birlikte daha iyiye gitme ihtimali olarak değil, mevcut düzenin bozulması olarak görürüz?
Neden kendi çevremizden birinin başarısı bize gurur vermek yerine huzursuzluk yaratabilir?
Bu soruların cevaplarından biri, toplumun bireylerden beklediği rollerde saklı olabilir.
Her ailede, her mahallede, her sosyal çevrede yazılı olmayan kurallar vardır.
Kimin ne kadar ileri gidebileceği…
Kimin hangi mesleğe uygun olduğu…
Kimin ne kadar para kazanmasının normal karşılanacağı…
Kimin hangi yaşta nasıl davranması gerektiği…
Ve özellikle kadınların hayatında sıkça karşılaşılan o görünmez sınırlar…
“Bu yaştan sonra okuyup ne yapacaksın?”…
“Çocukların büyümüş, artık kendin için ne istiyorsun?”…
“Kadın başına bu kadar risk alınır mı?”…
“Senin yerinde olsam elimdekine şükrederdim.”…
Şükretmekle vazgeçmek birbirine karıştırılır bazen.
Sahip olduklarının değerini bilmek, daha iyisini istememek anlamına gelmez.
Bir insan hem hayatına minnet duyabilir hem de yeni bir hayat kurmak isteyebilir.
Hem ailesini sevebilir hem de kendi bireysel hedeflerinin peşinden gidebilir.
Hem geçmişiyle gurur duyabilir hem de geleceğini değiştirmeye karar verebilir.
Ancak toplum, bireylerin belirli rollerin dışına çıkmasını her zaman kolay kabul etmez.
Çünkü bir insanın değişmesi, bazen çevresindeki insanların da kendi düşüncelerini gözden geçirmesini gerektirir.
Özellikle sınıfsal hareketlilik, kadınların ekonomik bağımsızlığı ve eğitim yoluyla toplumsal yükseliş gibi konular, yalnızca bireysel başarı değil, toplumsal düzenin dönüşümüyle de ilgilidir.
Bir ailenin ilk üniversite mezunu olan çocuk, yalnızca diploma almaz.
Kendisinden sonra gelecek kuşakların ihtimallerini de genişletebilir.
Kendi işini kuran bir kadın, yalnızca ekonomik bir girişimde bulunmaz.
Çevresindeki başka kadınlara da farklı bir hayatın mümkün olabileceğini gösterebilir.
Yıllar sonra eğitimine dönen bir insan, yalnızca kendisi için yeni bir başlangıç yapmaz.
Yaşın öğrenmeye engel olduğu düşüncesine de meydan okur.
Ve belki de bu yüzden bazı başarılar, olduklarından daha büyük tepkiler uyandırır.
Çünkü yalnızca bir insanın hayatını değil, başkalarının normal kabul ettiği sınırları da sorgulatırlar.
Bir toplumun gerçek gelişmişliği, yalnızca başarılı insan yetiştirmesinde değil, o insanların başarısını tehdit olarak görmeden karşılayabilmesinde de saklıdır.
Olgun İnsan Başkasının Işığından Korkmaz!
Peki bütün bunların karşısında nasıl bir insan olmayı seçebiliriz?
Başkasının başarısını kendi eksikliğimiz olarak görmeden yaşayabilmek mümkün müdür?
Elbette mümkündür.
Ama bunun yolu, önce kendi değerimizi nasıl tanımladığımızı sorgulamaktan geçer.
Ben kimim?
Değerim yalnızca kazandığım parayla mı ölçülüyor?
Sahip olduğum diplomalarla mı?
Toplumdaki konumumla mı?
Başkalarının beni ne kadar takdir ettiğiyle mi?
Yoksa bütün bunların ötesinde, bir insan olarak taşıdığım değerle de ilişki kurabiliyor muyum?
Çünkü insan kendi değerini yalnızca başarıya bağladığında, başkalarının başarıları sürekli bir karşılaştırma nedenine dönüşebilir.
Oysa her insanın hayatı farklıdır.
Başlangıç koşulları farklıdır.
İmkanları farklıdır.
Yetenekleri, sorumlulukları, mücadeleleri ve hedefleri farklıdır.
Bir insanın kırk yaşında ulaştığı yere, başka biri altmış yaşında ulaşabilir.
Birinin başarı olarak gördüğü şey, diğerinin hayatında hiçbir anlam taşımayabilir.
Bir insan için büyük bir şirket kurmak başarıdır.
Bir başkası için yıllar süren bir hastalıktan sonra yeniden bağımsız yaşayabilmek…
Bir başkası için çocuğuna iyi bir hayat sunabilmek…
Bir diğeri için hayatında ilk kez kendi kararlarını verebilmek…
Başarıyı tek bir ölçüye indirdiğimizde, yalnızca başkalarına değil, kendimize de haksızlık ederiz.
Olgun insan, başkasının başarısına bakarken kendi hayatını değersizleştirmek zorunda olmadığını bilir.
Başkasının güzelliği onun güzelliğini azaltmaz.
Başkasının bilgisi onun öğrenme imkanını ortadan kaldırmaz.
Başkasının mutluluğu onun mutluluğundan bir şey eksiltmez.
Ve başkasının ışığı, onun ışığını söndürmez.
Tam tersine, bazen başka bir insanın ışığı bize kendi yolumuzu daha iyi görme fırsatı verir.
İşte gerçek özgüven de burada başlar.
Her zaman en başarılı olmakta değil…
Başkalarının başarısı karşısında kendi değerinden şüphe etmemekte.
Her zaman haklı çıkmakta değil…
Yanıldığında bunu kabul edebilmekte.
Her zaman önde olmakta değil…
Bazen bir başkasını alkışlayabilmekte.
Çünkü bir insanı içtenlikle kutlayabilmek, yalnızca nezaket değildir.
Aynı zamanda kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin de bir göstergesidir.
BAŞKASININ IŞIĞINI SÖNDÜRMEK, KENDİ KARANLIĞINI AYDINLATMAZ.
Hayat boyunca pek çok insanla karşılaşacağız.
Bazıları bizi destekleyecek.
Bazıları başarımızdan ilham alacak.
Bazıları sessizce kıskanacak.
Bazıları küçümseyecek.
Bazıları ise biz ilerledikçe uzaklaşacak.
Ama bütün bunların ötesinde, kendimize sormamız gereken çok daha önemli bir soru var:
Biz, başkalarının hayatında nasıl bir insan olmayı seçiyoruz?
Bir dostumuz güzel bir haber verdiğinde, gerçekten sevinebiliyor muyuz?
Bir yakınımız yıllardır istediği bir şeye kavuştuğunda, içtenlikle kutlayabiliyor muyuz?
Bizim gerçekleştiremediğimiz bir hayali başka biri gerçekleştirdiğinde, bunu kendi hayatımıza yönelmiş bir eleştiri olarak görmeden kabul edebiliyor muyuz?
Yoksa içimizde sessizce bir hesap mı yapıyoruz?
“O bunu nasıl başardı?”…
“Benden daha mı yetenekli?”…
“Ben neden yapamadım?”…
Belki de insanın kendisine sorabileceği en dürüst sorulardan biri budur: “Başkalarının mutluluğu karşısında hissettiğim şey, benim kendi hayatımla ilişkim hakkında ne söylüyor?”…
Çünkü kıskançlık bazen bize başkalarının hayatından çok, kendi içimizde eksik bıraktığımız şeyleri anlatır.
Bazen bir pişmanlığı…
Bazen karşılanmamış bir ihtiyacı…
Bazen yıllardır bastırdığımız bir arzuyu…
Bazen de kendimizi yeterince değerli görmeyişimizi…
Bu duygularla yüzleşmek kolay değildir.
Ama insanın kendisini tanıması da her zaman rahatlatıcı bir yolculuk değildir.
Bazen büyümek, başkalarının başarılarını küçültmekten vazgeçip kendi hayatımızın sorumluluğunu almaktır.
Bazen olgunlaşmak, yıllardır rekabet ettiğimiz insanları artık rakip olarak görmemektir.
Bazen özgürleşmek, başkasının mutluluğuna içtenlikle sevinebildiğimiz o ilk anda başlar.
Ve bazen en büyük başarı, hiçbir ödül kazanmadan, hiçbir unvan elde etmeden, hiçbir yarışta birinci olmadan gerçekleşir:
Bir başkasının başarısı karşısında kendi değerimizi kaybetmediğimizi fark ettiğimizde…
Ben insanların birbirlerinin ışığından korkmadığı bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak istiyorum.
Bir çocuğun hayalini küçümsemek yerine ona yol gösteren öğretmenlerin…
Bir arkadaşının başarısını kendi başarısızlığı saymayan dostların…
Çocuklarının kendilerinden daha ileri gitmesini tehdit değil mutluluk olarak gören ebeveynlerin…
Kadınların birbirlerinin cesaretinden güç aldığı, insanların birbirlerinin gelişimini desteklediği bir toplumun…
Çünkü bir insanın yükselmesi, diğerinin aşağıda kalmasını gerektirmez.
Bir insanın parlaması, diğerinin sönmesi anlamına gelmez.
Ve bir başkasının hayalini gerçekleştirmesi, bizim hayallerimizin artık gerçekleşemeyeceği anlamına hiç gelmez.
Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, ışığın sınırlı olduğunu düşünmektir.
Sanki bir başkası parladığında bize daha az ışık kalacakmış gibi…
Oysa ışık böyle bir şey değildir.
Bir mum başka bir mumu yaktığında kendi alevinden hiçbir şey kaybetmez.
Aksine, karanlık biraz daha azalır.
İnsan ilişkileri de böyle olabilseydi keşke…
Birbirimizin başarılarından eksilmek yerine çoğalabilseydik.
Birbirimizin cesaretini kırmak yerine cesaretine cesaret katabilseydik.
Birbirimizin hayallerini küçümsemek yerine o hayallerin gerçekleşmesi için bir kelime, bir fikir, bir destek sunabilseydik.
Belki o zaman başarı yalnızca bireysel bir zafer olmaktan çıkar, hepimizin içinde yaşadığı toplumu güzelleştiren bir değere dönüşürdü.
Ve belki o zaman, başkasının ışığı gözlerimizi kamaştırmak yerine önümüzü aydınlatırdı.
Çünkü başkasının ışığını söndürmeye çalışan insan, kendi karanlığını aydınlatamaz.
Asıl büyüklük, başkasının parlamasına rağmen kendi ışığından şüphe etmemektir.
Ve unutmayalım…
Bazı insanlar başkalarının yükselmesini engellemeye çalışarak kendilerini daha yüksekte hissederler.
Oysa insan, başkasını aşağı çekerek değil, kendi iç dünyasını yükselterek büyür.
-Leyla Edinç
Yorum Yap