Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarında yalnızca bir gün değildir. Üzerinden yıllar geçse de hafızalarda aynı acıyla yankılanır. 2 Temmuz 1993, işte böyle bir tarihtir. O gün Sivas’ta yükselen alevler, yalnızca bir oteli değil; insanlığı, vicdanı ve birlikte yaşama umudunu da sınamıştır.
Madımak Katliamı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en acı toplumsal travmalarından biri olarak hafızalara kazınmıştır. O gün yaşamını yitirenler yalnızca yazarlar, şairler, ozanlar, sanatçılar ve düşünürler değildi. Onlar, düşüncenin özgürlüğünü, sanatın birleştirici gücünü ve farklı kimliklerin bir arada yaşayabileceği bir Türkiye idealini temsil ediyorlardı.
Ne yazık ki nefret, önyargı ve fanatizm, aklın ve vicdanın önüne geçtiğinde tarihin en karanlık sayfaları yazılır.
Türkiye’nin 1990’lı Yılları: Gerilimin Biriktiği Dönem
Madımak Katliamı’nı anlamak için yalnızca 2 Temmuz gününe bakmak yeterli değildir. O güne gelinen süreci anlamak gerekir.
1990’lı yılların başında Türkiye, siyasi İstikrarsızlıkların, ekonomik sıkıntıların ve artan toplumsal kutuplaşmanın yaşandığı zorlu bir dönemden geçiyordu. Koalisyon hükümetleri, terör olayları, ekonomik krizler ve kimlik tartışmaları toplumun farklı kesimlerinde güvensizlik yaratıyordu.
Bu yıllarda laiklik, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve mezhepsel kimlikler etrafındaki tartışmalar giderek sertleşmişti. Özellikle Alevi vatandaşlara yönelik tarihsel önyargılar tamamen ortadan kalkmamış, zaman zaman nefret söylemleri ve ayrımcı yaklaşımlar kamuoyunda karşılık bulabiliyordu.
Siyasetin kullandığı sert dil, medyanın kutuplaştırıcı yayınları ve radikal grupların provokatif söylemleri, toplumdaki gerilimi daha da artırıyordu.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri Neden Hedef Oldu?
Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri, Alevi kültürünü ve Anadolu’nun önemli halk ozanlarından Pir Sultan Abdal’ın düşüncelerini yaşatmayı amaçlayan kültürel etkinliklerdi.
Ancak etkinliğe katılan isimlerden Aziz Nesin, o dönemde Şeytan Ayetleri adlı eseri yayımlamayı düşündüğünü açıklamıştı. Bu açıklama bazı çevrelerde büyük tepki yarattı.
Günler öncesinden yapılan kışkırtıcı yayınlar, hedef gösteren söylemler ve yayılan söylentiler, zaten gergin olan atmosferi daha da ağırlaştırdı. Bir kültür etkinliği, kısa sürede ideolojik ve mezhepsel bir çatışmanın sembolü haline getirildi.
Devletin Sorumluluğu ve Güvenlik Tartışmaları:
Katliamın en çok tartışılan yönlerinden biri, olaylar sırasında kamu otoritelerinin müdahalesidir.
Binlerce kişilik kalabalık saatler boyunca otelin önünde toplandı. Otel taşlandı, ateşe verildi ve içeride mahsur kalan insanlar defalarca yardım çağrısında bulundu.
Yıllardır tarihçiler, hukukçular ve insan hakları savunucuları şu soruların yanıtını aramaktadır:
-Kalabalık neden daha erken dağıtılamadı?
-Güvenlik güçleri neden daha etkili müdahale edemedi?
-Olayların büyüyeceği önceden öngörülebilir miydi?
-Devlet vatandaşlarını koruma yükümlülüğünü yerine getirebildi mi?
Bu soruların tamamı bugün de akademik çalışmalarda, hukuk tartışmalarında ve insan hakları raporlarında yer almaktadır. Olay sonrasında açılan davalarda çok sayıda sanık mahkûm edilmiş olsa da bazı sanıkların uzun süre yakalanamaması ve bazı hukuki süreçlerde yaşanan zaman aşımı tartışmaları, adaletin tam anlamıyla sağlanıp sağlanmadığı konusunda toplumda derin izler bırakmıştır.
Fanatizm Neden Bu Kadar Tehlikelidir?
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
İnsanlar farklı inançlara sahip oldukları için değil, birbirlerini insan olarak görmeyi bıraktıkları zaman büyük felaketler yaşanır.
Fanatizm, bireyin kendi doğrularını mutlak hakikat olarak kabul edip farklı düşünceleri düşmanlaştırmasıdır. Bunun dini, siyasi veya ideolojik olması sonucu değiştirmez.
Nefret söylemi önce kelimelerle başlar.
Ardından ötekileştirme gelir.
Sonra hedef gösterme…
Ve eğer hukuk zamanında işlemezse, nefret şiddete dönüşebilir.
Madımak bunun en acı örneklerinden biridir.
Madımak Sadece Alevilerin Meselesi Değildir
Madımak’ı yalnızca mezhepsel bir olay olarak görmek büyük bir eksiklik olur.
Orada yaşamını yitiren insanların ortak özelliği, düşünce üreten insanlar olmalarıydı.
Şairler…
Yazarlar…
Müzisyenler…
Akademisyenler…
Sanatçılar…
Bu nedenle Madımak, aynı zamanda ifade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün ve kültürel çoğulculuğun da sınandığı bir olaydır.
Bu acı yalnızca Alevilerin değil, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına inanan herkesin ortak acısıdır.
Neden Hala Konuşuyoruz?
Aradan onlarca yıl geçti.
Ancak bazı acılar zamanla küçülmez.
Çünkü unutulmak, ikinci kez kaybetmektir.
Toplumlar geçmişte yaşanan büyük trajedilerle yüzleşebildikleri ölçüde güçlenirler. Hafıza; intikam için değil, tekrarını önlemek için gereklidir.
Madımak’ı anmak, geçmişe takılıp kalmak değildir.
Tam tersine, geleceği korumaktır.
Çünkü demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir.
Demokrasi, en farklı seslerin bile korkmadan konuşabildiği bir düzendir.
Laiklik yalnızca devletin din karşısındaki tarafsızlığı değil, aynı zamanda herkesin inancını özgürce yaşayabilmesinin güvencesidir.
Hukukun üstünlüğü ise çoğunluğun değil, her bireyin yaşam hakkını eşit biçimde koruyabildiği zaman anlam kazanır.
Madımak’ın küllerinden geriye yalnızca yanmış duvarlar kalmadı.
Yarım kalmış şiirler kaldı.
Söylenemeyen türküler kaldı.
Basılamayan kitaplar kaldı.
Çocuklarına dönemeyen anneler, babalar, evlatlar kaldı.
Ve en önemlisi, “Bir daha asla” diyebilmek için hafızamıza emanet edilmiş büyük bir ders kaldı.
Bir toplumun gerçek büyüklüğü, acıları unutmasında değil; onları dürüstlükle hatırlayıp aynı hataların bir daha yaşanmaması için ortak bir vicdan geliştirebilmesinde yatar.
Madımak’ın yaktığı ateş yıllar önce söndü.
Ama o gün kaybettiğimiz insanların hatırası; adalet, özgürlük, eşitlik ve insan onuru adına yaşamaya devam ediyor.
Onları anmanın en doğru yolu, hangi inançtan, hangi mezhepten, hangi görüşten olursa olsun hiçbir insanın nefretin hedefi olmadığı bir ülke için çaba göstermektir.
Çünkü insanlık, ancak birbirinin acısını kendi acısı sayabildiği gün gerçek anlamda kazanacaktır.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın