Bazı renkler görülür.
Bazı renklerse hissedilir.
Kırmızı, hissedilen renklerdendir.
Göze değmeden önce kalbe dokunur. Bir odada ne kadar renk olursa olsun kendini fark ettirir. Çünkü kırmızı yalnızca ışığın bir tonu değildir; insanın en eski duygularından birinin rengidir. Ateşin, kanın, aşkın, öfkenin, arzunun, cesaretin, utancın, başkaldırının ve hayatın rengidir.
Belki de bu yüzden insanlık kırmızıyı hiçbir zaman sıradan bir renk gibi kullanmadı.
Anadolu’da da öyle…
Kırmızı, yüzyıllardır kilimlerin ilmeklerinden, genç kızların çeyizlerinden, yazmaların kenarındaki oyalardan, bindallılardan, işlemeli bohçalardan bize bakar.
Bir genç kızın ellerinde gergef gergef işlenirken bazen söyleyemediği bir söz olur kırmızı.
Bir karanfil olur.
Bir gül olur.
Bir nar olur.
Bir gelinliğin üzerine işlenen küçük bir çiçek olur.
Çünkü Anadolu kadını her zaman konuşarak anlatmamıştır kendini. Bazen iplikle konuşmuştur.
Renklerle…
Motiflerle…
Bir kumaşın üzerine attığı küçücük bir kırmızı ilmekle.
Belki sevdiğini söyleyememiştir ama kırmızı bir gül işlemiştir.
Belki beklediğini söyleyememiştir.
Belki kırılmıştır.
Belki özlemiştir.
Belki bir daha dönmeyeceğini bildiği birinin ardından sandığının dibine kırmızı işlemeli bir mendil koymuştur.
Ve o mendil, yıllarca kimsenin bilmediği bir cümleyi saklamıştır.
Kırmızı biraz da kadındır
Doğanın kendisi bile kırmızıyı saklamaz.
Gelincik tarlası uzaktan bakıldığında sanki toprağın kalbi atıyormuş gibi görünür.
Nar ikiye ayrıldığında içinden yüzlerce kırmızı tanecik çıkar. Bereketi çağrıştırması boşuna değildir.
Kiraz, vişne, kızılcık…
Gül…
Lale…
Karanfil…
İnsan, sevdiğine neden yüzyıllardır kırmızı çiçek verir?
Çünkü bazı duyguların kelimesi yoktur.
Bir kırmızı gül bazen uzun bir mektuptan daha fazlasını söyler.
Seni görüyorum.
Seni arzuluyorum.
Seni seviyorum.
Seni unutmadım.
Belki kırmızının aşkla bu kadar özdeşleşmesinin nedeni de budur.
Aşk da kırmızı gibi saklanması zor bir duygudur.
İnsanın yüzüne vurur.
Kalbini hızlandırır.
Bedenin sıcaklığını değiştirir.
İnsan aşık olduğunda kızarır; utanınca kızarır, heyecanlanınca kızarır.
Dil daha hiçbir şey söylemeden beden çoktan konuşmaya başlamıştır.
Ve bedenin seçtiği renk yine kırmızıdır.
Kalbin rengi…
Çocukken bir kalp çizmemiz istendiğinde anatomik bir kalp çizmeyiz.
İki kıvrımlı, sivri uçlu o bildik şekli çizer ve içini kırmızıya boyarız.
Kim öğretmiştir bize kalbin kırmızı olması gerektiğini?
Belki kimse.
Çünkü kırmızı ile hayat arasındaki bağı bedenimiz zaten bilir.
Damarlarımızın içinde dolaşan kan kırmızıdır.
Doğduğumuz anda da ölümün kıyısında da bizimledir.
Bir yerimiz kesildiğinde gördüğümüz kırmızı bize aynı anda iki şeyi hatırlatır:
Ne kadar kırılgan olduğumuzu ve hala hayatta olduğumuzu.
Bu yüzden kırmızı tuhaf bir çelişkidir.
Hem yaradır hem şifa.
Hem tehlikedir hem yaşam.
Hem savaşın rengidir hem sevgililer gününün.
Hem öfkenin rengidir hem şefkatle uzatılan bir gülün.
Belki hiçbir renk insan kadar çelişkili değildir.
Kırmızı insanı neden bu kadar etkiler?
Kırmızı sakin bir renk değildir.
Bir köşede oturup kendisine bakılmasını beklemez.
Dikkat ister.
Yaklaşır.
Uyarır.
İnsanın zihninde hız, sıcaklık, tehlike, güç, arzu ve canlılık gibi çağrışımları harekete geçirebilir. Bu nedenle kırmızı bir elbise yalnızca elbise değildir bazen. Onu giyen insanın çevresinde görünmez bir alan oluşturur.
Buradayım, der.
Belki bu nedenle kırmızı giymek kimi zaman cesaret ister.
Özellikle de görülmenin kadın için her zaman kolay olmadığı toplumlarda…
Bir kadın kırmızı giydiğinde bazen yalnızca bir renk seçmez. Görünür olmayı seçer.
Ve bazen insan en çok, hayatın kendisini görünmez kıldığı zamanlarda görünmek ister.
Konya’da kırmızı giyinen bir kadın; Sultan Özcan…
Bu sabah uyandığımda gözümün önüne bu kadın geldi nedensiz bir şekilde… Belki başka bir boyuttayken bile hatırlanmak istedi… Kim bilir…
Konya sokaklarında dolaşırdı.
O’nu herkes tanırdı: Sultan Abla.
Hep kırmızı giyerdi.
Kırmızı elbiseler, kırmızı giysiler…
Sanki gardırobunda dünyanın bütün renkleri bir gün sessizce çekilip gitmiş ve geriye yalnızca kırmızı kalmıştı. Ama Sultan Abla’nın kırmızısının ardında anlatılan hüzünlü bir hikaye vardı.
Kocasının, çocukları olmadığı için onu boşadığı söylenirdi. Sonra eski kocasının kırmızı giyinen bir kadını beğendiğini öğrenmişti Sultan Abla.
Ve o günden sonra hep kırmızı giymeye başlamıştı.
İnsan bu hikayeyi duyunca önce üzülüyor.
Sonra düşündükçe kırmızının anlamı değişiyor.
Çünkü artık karşımızda yalnızca kırmızı seven bir kadın yok. Sevilmek isteyen bir insan var.
“Neden o, neden ben değil?” diye belki binlerce kez kendine sormuş bir kadın…
Belki aynanın karşısına geçip kırmızı elbisesini ilk kez giydiğinde kendisine bakmıştı uzun uzun.
“Şimdi beni sever miydin?” diye düşünmüş olabilir.
Bilemiyoruz.
Sultan Abla’nın içinden gerçekten neler geçtiğini hiçbirimiz bilemeyiz.
Bu yüzden onun adına kesin cümleler kurmak haksızlık olur.
Ama hikayesinin insanda bıraktığı duyguyu biliyorum.
Bazen insan kaybettiği kişinin sevdiği şeye dönüşmeye çalışır.
Saçını değiştirir.
Kilosunu değiştirir.
Konuşmasını değiştirir.
Kıyafetini değiştirir.
Kendisine ait olmayan bir renge bürünür.
Çünkü terk edilmek yalnızca bir insanı kaybetmek değildir bazen.
İnsanın kendi değerinden şüphe etmeye başlamasıdır.
“Bende ne eksikti?” sorusu yerleşir insanın içine.
Hele bir kadın, çocuk sahibi olamadığı için değersizleştirilmişse, yara daha da derindir. Çünkü ona yalnızca bir evliliğin bittiği söylenmemiştir; kadınlığının, bedeninin, varlığının yeterliliği de sorgulanmıştır.
İşte Sultan Abla’nın kırmızısını düşündüğümde bu yüzden içim acır.
Belki başlangıçta kırmızı O’nun için başka bir kadının rengiydi.
Rakibinin…
Kaybettiği aşkın…
“Yeterli olamadım” duygusunun…
Ama yıllar geçtikçe başka bir şey olmuş olabilir.
Sultan Abla kırmızıyı o kadar çok giymiştir ki sonunda kırmızı artık öteki kadının değil, Sultan Abla’nın rengi olmuştur.
İşte hikayenin en güzel tarafı bence bu.
Bir başkası için giydiğin renk, zamanla senin kimliğine dönüşebilir.
Bir yaranın rengi, direncinin rengi olabilir.
“Keşke beni sevseydi” diye başlayan kırmızı, yıllar sonra: “Ben hala buradayım.” diyebilir.
Çünkü kırmızı biraz da hayatta kalmaktır…
Anadolu’daki kırmızı işlemelere yeniden baktığımda artık yalnızca süs görmüyorum.
Kadınların hayatlarını görüyorum.
Bekleyenleri…
Gidenleri…
Doğuranları, doğuramayanları…
Sevilenleri, terk edilenleri…
Kocasını savaşa gönderenleri…
Çocuğunu toprağa verenleri…
Yine de ertesi sabah kalkıp ocağını yakanları…
Bir kenara oturup gergefine yeniden iplik geçirenleri…
Ve bütün acılara rağmen beyaz kumaşın üzerine kırmızı bir çiçek işlemeye devam edenleri.
Bu, insanın en büyük mucizelerinden biri değil midir zaten?
Acının ortasında güzellik üretmek.
Ölümü bilirken çocuk doğurmak.
Kaybetmeyi bilirken sevmek.
Solacağını bilirken çiçek yetiştirmek.
Kırılacağını bilirken kalbini bir başkasına vermek.
Kırmızı bu yüzden hayatın rengidir…
Kan kırmızıdır çünkü hayat dolaşmaktadır içimizde.
Gül kırmızıdır çünkü aşk bazen dikenleriyle birlikte gelir.
Nar kırmızıdır çünkü hayat çoğalmak ister.
Ateş kırmızıdır çünkü hem ısıtır hem yakar.
Gün batarken gökyüzü kızarır; bir gün biterken bile dünya bize son kez renklerini gösterir.
Ve insanın kalbi, bütün kırgınlıklarına rağmen yeniden sevebilir.
Belki kırmızıya bundan daha güzel bir güzelleme yapılamaz: Kırmızı, hayatın bütün çelişkilerini aynı renkte taşıyabilme cesaretidir.
Sevmenin ve kaybetmenin.
Doğmanın ve ölmenin.
Arzulamanın ve vazgeçmenin.
Yaranın ve iyileşmenin.
Kadının ve erkeğin.
Annenin ve sevgilinin.
İsyanın ve bağlılığın.
Geçmişin ve yeniden başlamanın…
Ve bir yerlerde, Konya’nın sokaklarında yıllarca kırmızılarıyla yürüyen Sultan Abla’nın.
Belki insanlar O’na baktığında yalnızca kırmızı giyinen tuhaf bir kadın gördüler.
Belki çocuklar onu birbirlerine gösterdiler.
Belki arkasından hikayesini anlattılar.
Ama bugün düşündüğümde ben başka bir şey görüyorum: Hayat tarafından incitilmiş olsa da kendisini görünmez kılmayı reddeden bir kadın.
Sebebi ne olursa olsun…
Kırmızılarını giyip sokağa çıkan bir kadın.
Ve yıllar sonra bile birilerinin hafızasında yürümeye devam ediyor.
Kıpkırmızı.
Belki de insanın hayatta bırakabileceği en güçlü izlerden biri budur:
Bir gün kendisi gider…
Ama rengi kalır.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın