Bazen bir ilişkinin bitmesi için büyük kavgalar, aldatmalar ya da şiddetli geçimsizlikler gerekmez. İnsan, aynı sofraya oturduğu, aynı yatağı paylaştığı, aynı evin duvarları arasında yaşadığı kişiyle kendini yapayalnız hissedebilir. Ve bazen en büyük ayrılık, fiziksel olarak değil, ruhen çoktan gerçekleşmiştir.
Toplumda hala evliliğin devam etmesi, mutlu bir aile olmanın göstergesi olarak görülüyor. Oysa bir evin içinde sevginin, ilginin, saygının ve ortak sorumluluğun eksik olduğu bir ortam, insanların birbirine yabancılaştığı bir yere dönüşebilir. Aynı evde yaşamak, aynı hayatı paylaşmak anlamına gelmez.
Ayrılıklar çoğu zaman bir anda olmaz. Kimse sabah uyandığında “Bugün sevgim bitti.” demez. Ayrılık, yıllar içinde biriken küçük ihmallerin, duyulmayan seslerin, görülmeyen gözyaşlarının ve söylenemeyen kırgınlıkların sonucudur. İnsan önce konuşmaktan vazgeçer, sonra anlatmaktan, en sonunda da hissetmekten.
Bu noktada insanın çocukluğuna dönmek gerekir. Çünkü birçok kez seçtiğimiz eş, çocukken tanıdığımız sevginin bir yansımasıdır.
Babalar vardır, öldüklerinde bile yaşamaya devam ederler. Öğrettikleri değerlerle, verdikleri güven duygusuyla, kızlarının ve oğullarının karakterinde iz bırakırlar. Onlar fiziksel olarak aramızdan ayrılsalar bile, zor zamanlarda aklımıza gelen nasihatleriyle, sevgileriyle yaşamaya devam ederler.
Ama babalar da vardır ki, yaşarken ölüdürler. Aynı evde bulunurlar ama çocuklarının hayatında yokturlar. Kendi ihtiyaçlarını her şeyin önüne koyan, sorumluluk almayan, sevgisini göstermeyen, çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını görmezden gelen babalar, geride büyük boşluklar bırakırlar.
Bir kız çocuğu, babasının sevgisiyle kendine değer biçmeyi öğrenir. Bir erkek çocuğu ise babasından nasıl bir insan olunacağını gözlemler. Baba figürünün eksik ya da yaralı olduğu ailelerde çocuklar çoğu zaman eksik kalan sevgiyi hayatlarının ilerleyen dönemlerinde tamamlamaya çalışırlar.
Bu yüzden bazen kadınlar, çocukken tanıdıkları sevgiyi yeniden yaşamaya çalışarak yanlış insanları seçebilirler. Tanıdık olanı güvenli sanırlar. Oysa tanıdık olan her zaman sağlıklı değildir. İnsan, çocukluk yaralarını fark etmeden büyüdüğünde, onları iyileştirecek insanları değil, çoğu zaman o yaraları yeniden açacak insanları hayatına çekebilir.
Ancak hayat bazen insana ikinci bir görev verir. Anne olmak. Kendi çocukluğunda eksik kalan sevgiyi, kendi çocuklarına eksiksiz vermeye çalışan anneler vardır. Sadece anne olmayı değil, baba olmayı da öğrenmek zorunda kalırlar. Çocuklarının yanında güçlü dururlar, onları korurlar, desteklerler, hayatın zorluklarına karşı hazırlamaya çalışırlar.
Bir oğlun, kadınlara saygı duyan, sorumluluk sahibi, merhametli bir erkek olarak yetişmesi için çabalarlar. Bir kızın ise kendi değerini bilen, kimsenin sevgisine muhtaç hissetmeyen, güçlü ama sevgisini kaybetmemiş bir kadın olması için mücadele ederler.
Bu kolay bir yol değildir. Çünkü insan, kendi çocukluğunu da büyütmek zorunda kalır. Çocuğunu teselli ederken kendi içindeki kırılmış çocuğa da dokunur. Oğluna sarılırken hiç sarılamadığı günleri hatırlar. Kızına cesaret verirken kendi korkularını aşmaya çalışır.
Belki de gerçek ebeveynlik tam burada başlar. Geçmişin yükünü geleceğe taşımamaya karar vermekle…
Çünkü çocuklar kusursuz anne babalara ihtiyaç duymazlar. Güvenebilecekleri, sevgisini gösterebilen, hatalarını kabul edebilen ve sorumluluk alabilen yetişkinlere ihtiyaç duyarlar.
Ve bazen insan, hayatındaki en büyük başarıyı kariyerinde ya da kazandığı paralarda değil, kendi çocuklarına miras bıraktığı sevgi dilinde bulur.
Aynı evin içinde yalnız hissetmek bir ayrılık sebebi olabilir. Çünkü sevginin olmadığı yerde sadece bir çatı vardır, yuva değil.
Ama geçmişte sevgisiz büyümüş olmak, geleceği de sevgisiz yaşayacağımız anlamına gelmez. İnsan, yaşadığı acıları kader olarak kabul etmek yerine, onları bir ders haline getirebilir. Kendi çocuklarına daha iyi bir hayat sunabilir ve nesiller boyunca aktarılan yaraları kendi sevgisiyle durdurabilir.
Belki de gerçek güç budur… Kırılmış bir çocuk olarak büyümek değil, kırgınlıklarını çocuklarına miras bırakmayan bir yetişkin olabilmek.
Aileyi ayakta tutan kan bağı değil, emek; evi yuva yapan duvarlar değil, sevgi; insanı anne ya da baba yapan ise sadece çocuk sahibi olmak değil, bir çocuğun hayatına güven ve merhamet bırakabilmektir.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın