“Yaşamayan bir babanın yokluğu acıdır… Ama yaşadığı halde varlığı hissedilmeyen bir babanın bıraktığı boşluk, her gün yeniden kanayan bir yaradır.”
Toplum, boşanmayı iki yetişkinin ayrılığı olarak görmeyi sever. Oysa boşanan sadece eşler değildir. Eğer anne ya da baba çocuğun hayatından da çıkmayı seçerse, o çocuk bir ebeveynini kaybederken diğerini hayatta izlemek zorunda kalır. Ve bu, belki de bir çocuğun yaşayabileceği en karmaşık acılardan biridir.
Bir baba evden gidebilir. Bir anne yeni bir hayat kurabilir. İnsanlar birbirlerini sevmeyi bırakabilirler. Ama anne ve babalık, evlilik cüzdanıyla başlayan ve boşanma kararıyla biten bir görev değildir. Çünkü çocuk, anne ve babasının eski eşi değildir.
Ne var ki bazı yetişkinler, evliliği bitirirken ebeveynliklerini de rafa kaldırırlar. Aramazlar. Sormazlar. Doğum günlerini unutur, mezuniyetlere gitmez, okul gösterilerinde görünmezler. Belki aylarca, yıllarca seslerini duyurmazlar.
Sonra bir gün…
Çocuk başarılı olduğunda…
İyi bir üniversite kazandığında…
İş hayatında yükseldiğinde…
Herkesin gurur duyduğu biri olduğunda…
Bir yerlerden çıkıp gelirler.
“Ben onun babasıyım.”
“Ben onun annesiyim.”
Oysa bir çocuğun hayatında biyolojik bağlar tek başına aile olmaya yetmez.
Aile, yanında olmaktır.
Gece ateşi çıktığında uykusuz kalmaktır.
Sınavdan düşük not aldığında sarılmaktır.
İlk kalp kırıklığını dinlemektir.
Başarısız olduğunda da elini bırakmamaktır.
Çünkü çocuklar sadece alkışlayan ebeveynlere değil, düşerken tutan ebeveynlere ihtiyaç duyar.
En acısı da şudur…
Bu çocuklar çoğu zaman sessiz büyür.
Kimseye anlatamadıkları bir soruyla yaşarlar:
“Ben yeterince sevilmeye değer biri değil miydim?”…
Oysa terk edilen çocuklar, genellikle kendilerini suçlarlar.
Babasının gitmesini kendi hatası sanır.
Annesinin aramamasını kendi eksikliği zanneder.
Her doğum gününde telefon bekler.
Her okul töreninde kapıya bakar.
Her başarıda, “Belki bu kez benimle gurur duyar.” diye düşünür.
Ve yıllar geçtikçe beklemeyi öğrenmezler…
Beklememeyi öğrenirler.
İşte o gün çocuk büyür.
Ama içinde küçük bir çocuk hep aynı yerde kalır.
Aslında terk edilen sadece çocuk değildir.
Bir anne ya da baba, çocuğunu terk ettiğinde; onun ilk güven duygusunu, kendine olan inancını ve koşulsuz sevgiye dair hayallerini de yaralar.
Buna rağmen hayatın ilginç bir adaleti vardır.
Sevgi verilmedikçe eksilir sanılır ama gerçek tam tersidir.
Sevgi göremeyen bazı çocuklar, büyüyüp dünyanın en şefkatli insanları olurlar.
Çünkü neyin eksik olduğunu çok iyi bilirler.
Kendi çocuklarına sarılırlar.
Kimseyi bekletmezler.
Verdikleri sözleri tutarlar.
Yanlarında olmanın ne demek olduğunu bilirler.
Ve belki de hayatın en büyük ironisi budur…
Bazı insanlar çocuk sahibi olur ama anne baba olamaz.
Bazıları ise çocukken anne babasız büyür ama bir gün dünyanın en güzel annesi, en güzel babası olurlar.
Çünkü gerçek ebeveynlik, bir çocuğun soyadında değil, kalbinde iz bırakabilmektir.
Ve bir gün o çocuk şunu anlar:
“Kayıp olan ben değildim. Beni sevmeyi seçmeyenlerdi.”…
Bir çocuğun değeri, onu terk eden anne ya da babanın sevgisiyle ölçülmez.
Gerçek aile, kan bağıyla değil; emekle, sorumlulukla, sadakatle ve koşulsuz sevgiyle kurulur.
Ve çocuklar büyüdüklerinde, kimin onları dünyaya getirdiğini ya da kimin spermiyle hayat bulduklarını değil, kimin gerçekten yanlarında kaldığını hatırlarlar.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın