Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | ÖĞRENCİLİĞİMDE BAŞLAYAN TÜRKİYE HİKAYEM

Gençliğime, yollarıma ve o yollarda tanıdığım güzel insanlara…

Bazı yıllar vardır, insanın hayatından geçip gitmez; içinde yaşamaya devam eder. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, bir fotoğraf, bir şehir adı ya da eski bir dostun hatırası, insanı alıp yıllar öncesine götürür.

Benim için üniversite yıllarım böyleydi.

Henüz on yedi, on sekiz yaşlarındaydım. Bir yandan üniversitede okuyor, bir yandan da KONDA Araştırma Şirketi’nde çalışıyordum. O yaşlarda hayatın bana ne kadar büyük bir kapı açtığının belki de farkında değildim. Ben sadece okuyordum, çalışıyordum, yollara düşüyordum. Oysa farkında olmadan, kitaplarda öğrenemeyeceğim kadar çok şey öğreniyor, kendi ülkemin insanlarını tanıyor, hayatın bambaşka yüzleriyle karşılaşıyordum.

Kamuoyu araştırmaları için Türkiye’nin pek çok şehrine, kasabasına, köyüne gidiyorduk. Bazen bir otobüsün arka koltuğunda sabahlıyor, bazen hiç bilmediğimiz bir köydeki bir insanın kapısını çalıyor, bazen de hayatımızda ilk kez gördüğümüz insanlarla saatlerce sohbet ediyorduk.

Elimizde anket formları, aklımızda sorular, içimizde gençliğin o bitmek bilmeyen merakı…

Biz insanlara siyasi tercihlerini, düşüncelerini, beklentilerini soruyorduk. Ama çoğu zaman aldığımız cevaplar, bir anket formunun küçük kutucuklarına sığmayacak kadar büyük hayat hikayeleriydi.

Çünkü bir insanın düşüncesini anlamak için bazen yalnızca ne söylediğini değil, nasıl bir hayat yaşadığını da görmek gerekiyordu.

Ve ben o yıllarda, Türkiye’yi yalnızca harita üzerindeki şehirlerden ibaret sanmamayı öğrendim.

Bir keresinde Samsun, Amasya ve Tokat’ı kapsayan bir araştırma gezisine çıkmıştık.

Amasya’ya gece vakti, otobüsle girdiğimiz anı bugün bile hatırlıyorum.

Şehrin üzerine çökmüş karanlığın içinden, dağların yamacında ışıklandırılmış Kral Kaya Mezarları yükseliyordu. Sanki binlerce yıllık bir geçmiş, gecenin sessizliğinde bize kendini gösteriyordu.

Otobüsün camından bakarken büyülenmiştik.

O yaşlarda insanın içinde hem büyük bir cesaret hem de dünyayı keşfetmek için sabırsız bir heyecan oluyor. Biz de eşyalarımızı otele bırakır bırakmaz, mezarları daha yakından görebilmek için hep birlikte dağa tırmanmaya karar verdik.

Geceydi. Yabancısı olduğumuz bir şehirde, karanlığın içinde, binlerce yıllık kaya mezarlarına doğru tırmanıyorduk.

Ne korku vardı içimizde ne de bunun başkalarının gözünde nasıl görünebileceğine dair bir düşünce.

Sadece gençtik.

Merak ediyorduk.

Ve hayatın bize sunduğu her yeni şeyi yakından görmek istiyorduk.

Ama dağdan indiğimizde bizi hiç beklemediğimiz bir sürpriz karşıladı.

Jandarma!

Meğer şehirden telefonlar açılmış, dağlarda dolaşan kalabalık grubumuz için “Teröristler şehri bastı!” diye ihbarda bulunulmuş.

Bizim binlerce yıllık tarihi keşfetme heyecanımız, şehirde bambaşka bir endişeye dönüşmüş!

Durum kısa sürede anlaşıldı. Bizim üniversiteli, kamuoyu araştırması yapan gençler olduğumuz ortaya çıkınca mesele tatlıya bağlandı. Biz de otelimize döndük.

O gece yaşadığımız şaşkınlığı, sonrasında aramızda yaptığımız şakaları ve kahkahalarımızı hala hatırlarım.

Şimdi Amasya’nın o ışıklandırılmış kaya mezarlarına baktığımda, yalnızca tarihin izlerini görmüyorum.

Orada bir yerlerde, karanlığın içinde heyecanla dağa tırmanan on yedi, on sekiz yaşındaki gençliğimi de görüyorum.

O yılların bana kazandırdığı en büyük zenginlik, gittiğim şehirlerden çok, tanıdığım insanlardı.

Birbirinden farklı siyasi görüşleri, gelenekleri, yaşam biçimleri olan insanlarla konuşuyordum. Kimi zaman düşüncelerimiz birbirinden çok uzaktı. Ama bir kapıdan içeri girdiğinizde, bir sofraya oturduğunuzda, bir insanın hayat hikayesini dinlediğinizde, aranızdaki bütün farklılıkların ötesinde başka bir bağ kurulabiliyordu.

Bazen bir anket yapmak için girdiğim evden, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi ayrılıyordum.

Öyle güzel dostluklar kurdum ki…

Araştırma bitiyor, biz başka bir şehre gidiyorduk ama bazı insanların gönlündeki yerimiz kalıyordu.

Sonraki yıllarda evlerine davet edenler oldu. Düğünlerine çağıranlar, yeniden görüşmek isteyenler…

Hatta beni çok hanımefendi buldukları için ailelerinden biriyle evlendirmek amacıyla tanıştırmaya çalışanlar bile vardı!

Şimdi düşündükçe gülümsüyorum.

Henüz hayatın başında, kendi geleceğimi kurmaya çalışan genç bir kızdım. Ama hiç tanımadığım insanların evlerinde, sofralarında, gönüllerinde kendime bir yer bulabiliyordum.

Sanıyorum insanın gerçek zenginliği buydu.

Gittiği yerlerde bıraktığı güzel hatıralar ve yıllar sonra bile yüzünde bir tebessümle hatırladığı insanlar…

Afyon’da bir köye gidişimizi de hiç unutmadım.

Öyle bir köydü ki ulaşmak için at arabasına binmiştik.

Bugün modern hayatın içinde, bir yerden başka bir yere ulaşmak için kaç dakika harcayacağımızı hesaplıyoruz. Oysa o gün, at arabasının üzerinde, Anadolu’nun bir köyüne doğru ilerlerken zamanın bambaşka aktığı bir dünyanın içindeydim.

Bir kış günüydü.

Hava çok soğuktu.

Girdiğimiz köy evlerinden birinde, hayatım boyunca unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım.

Evin sıcak odasında soba yanıyordu. Sobanın hemen yanında küçük bir buzağı vardı. Üşümesin diye içeri almışlardı.

Kadınlar ise dışarıdaki soğuk odada oturuyorlardı.

O an gözümün önündeki manzaraya uzun uzun baktığımı hatırlıyorum.

Bir tarafta sobanın sıcaklığına sığınmış küçücük bir buzağı, diğer tarafta soğukta oturan kadınlar…

Elbette buzağının da korunması gerekiyordu. O da bir candı. Üstelik köy hayatında bir hayvanın sağlığı, bazen bir ailenin bütün geçim kaynağı demekti.

Ama yine de içimde bir şey sızlamıştı.

Çünkü gördüğüm manzara bana yalnızca yoksulluğu değil, kadınların hayatın içinde ne kadar çok fedakarlığı sessizce üstlendiklerini de düşündürmüştü.

O anda Nazım Hikmet’in dizeleri geldi aklıma:

“Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…”

Ve ardından o unutulmaz sesleniş:

“Bizim kadınlarımız…”

O kadınların yüzlerini bugün tek tek hatırlayamıyorum belki. Ama o soğuk odayı, sobanın sıcaklığını ve içimde beliren o tarifsiz duyguyu hiç unutmadım.

Bir araştırma formunda sorulacak sorularım vardı. Fakat o gün, hiçbir ankette sorulmayan bir soruyla karşılaşmıştım: Bir toplumda kadınların emeğinin, fedakarlığının ve hayatının gerçek karşılığı neydi?

O yaşta bu sorunun cevabını verebilecek kadar hayatı tanımıyordum. Ama o gün gördüklerimi, yıllar sonra bile unutmayacak kadar derinden hissetmiştim.

Üniversite yıllarımda hem okudum hem çalıştım.

Bazen yoruldum. Bazen uykusuz kaldım. Bazen bir şehirden diğerine giderken, ertesi gün nerede olacağımızı bile düşünmeden otobüs camından dışarıyı seyrettim. Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların bana yalnızca bir diploma ya da iş tecrübesi kazandırmadığını görüyorum.

Bana insanı öğretti.

Bir ülkeyi tanımanın, yalnızca onun büyük şehirlerini, tarihi eserlerini, güzel manzaralarını görmek olmadığını öğretti. Bir ülkeyi tanımak; bir köy evinin soğuk odasında oturan kadının gözlerine bakabilmekti. Hiç tanımadığınız bir insanın sofrasına davet edilmekti. Sizinle aynı düşünmeyen birini, düşüncelerini değiştirmeye çalışmadan dinleyebilmekti.

Bir insanın yoksulluğunun ardındaki onuru, sessizliğinin ardındaki hikayeyi, misafirperverliğinin ardındaki kocaman yüreği görebilmekti. O yıllarda yaptığımız siyasi kamuoyu araştırmalarında insanlara sorular soruyorduk. Ama aslında hayat da bana sürekli sorular soruyordu.

Ben kimdim?

Nasıl bir insan olmak istiyordum?

İnsanları ne kadar tanıyordum?

Ve bir insanı gerçekten anlamak için ne kadar yol gitmek gerekiyordu?

Belki de bütün bu yolculuklar, benim kendi içime yaptığım yolculuğun da başlangıcıydı.

Şimdi aradan geçen onca yılın ardından eski fotoğraflara bakıyorum.

Bir fotoğrafta arkadaşlarımla yan yana yürüyorum. Bir diğerinde bir köy evindeyiz. Başka bir fotoğrafta Amasya’nın dağları, kaya mezarları ve Yeşilırmak var.

Fotoğraflardaki genç kızın henüz bilmediği ne çok şey varmış…

Hayatın onu nerelere götüreceğini, hangi ülkelerde yaşayacağını, kimlerle karşılaşacağını, neleri kazanıp neleri geride bırakacağını henüz bilmiyormuş.

Ama bugün o genç kıza dönüp bakınca, en çok şunu söylemek istiyorum:

İyi ki o yollara çıkmışsın.

İyi ki hem okumuş hem çalışmışsın.

İyi ki hiç tanımadığın insanların kapısını çalmış, onların hikayelerini dinlemiş, kimi zaman gülmüş, kimi zaman içinden ağlamışsın.

İyi ki bir kış günü at arabasına binip o köye gitmişsin.

İyi ki Amasya’nın dağlarına, gecenin karanlığında, yalnızca merak ettiğin için tırmanmışsın.

Çünkü insanın gençliğinde kazandığı bazı şeylerin değeri, ancak yıllar geçtikçe anlaşılıyor.

Bugün dünyanın neresinde yaşarsam yaşayayım, o yıllarda tanıdığım Anadolu insanının sıcaklığını, misafirperverliğini, yoksulluğunu, mücadelesini ve bana öğrettiklerini içimde taşıyorum.

Ve artık biliyorum ki insanın gerçek zenginliği, yalnızca sahip olduklarıyla ölçülmüyor.

Bazen bir otobüs camından gördüğü ışıklandırılmış kaya mezarlarında, bazen bir köy evinin soğuk odasında, bazen de yıllar önce tanıştığı bir insanın içtenlikle açtığı kapıda saklı oluyor.

Ben o yıllarda para kazanmak için çalışıyordum. Oysa farkında olmadan, bir ömür boyunca harcayıp bitiremeyeceğim kadar çok insan biriktiriyordum. Ayrıca kendimde insanı anlamanın zeminini de yaratmış oluyordum…

Ve bugün, bütün o yolların, şehirlerin, köylerin ve insanların ardından geriye dönüp baktığımda, gençliğimin bana bıraktığı en güzel mirasın bu olduğunu anlıyorum.

-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
5.00
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 1

Gülçin · 19/09/2026 20:39:12
Yüreğinden geçenler de yuregin kadar guzel

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha